“İnsan Bazen Yaşamaktan Yorulur”
İnsan bazen ölmek istemez.
Ama yaşamaktan yorulur.
Bu cümle ilk duyulduğunda ürkütücü gelir. Hatta çoğu kişi böyle bir ifadeyi hemen bastırmak, yok saymak ister. Çünkü toplum olarak “güçlü kalmak” üzerine kurulmuş bir düzenin içindeyiz. Zayıflık, kırılganlık, tükenmişlik… bunlar konuşulması zor, hatta çoğu zaman utanç verici duygular gibi görülür. Oysa gerçek tam tersidir.
İnsan en çok sustuğunda yorulur.
Dışarıdan bakıldığında hayat akıp gider. Sabah işe gidilir, insanlar selamlaşır, gülümsemeler havada uçuşur. Sosyal medyada herkes mutlu, herkes başarılı, herkes bir şekilde “iyi” görünür. Ama o görünen hayatların arka planında, kimsenin bilmediği sessiz savaşlar vardır.
Bir insanın iç dünyası, çoğu zaman dışarıdan görünenin tam tersidir.
Kimse, gecenin bir yarısı uykusuz kalan bir zihni görmez.
Kimse, kalabalık içinde yalnız hisseden bir kalbi fark etmez.
Kimse, “iyiyim” derken boğazına düğümlenen o kelimenin ağırlığını bilmez.
Ve zamanla insan, anlatmamayı öğrenir.
Çünkü her anlatışta anlaşılmamış, her açılışta biraz daha kırılmıştır.
Bu yüzden susar.
İçine atar.
Görmezden gelir.
Ama insanın içinde biriken hiçbir duygu kaybolmaz.
Sadece yer değiştirir.
Derinleşir.
Ve bir gün, beklenmedik bir anda, bir cümleye dönüşür:
“Yoruldum.”
Bu yorgunluk, bedenin değil ruhun yorgunluğudur.
Dinlenerek geçmez.
Uyuyarak hafiflemez.
Çünkü mesele yorgunluk değil, yükün kendisidir.
İnsan bazen geçmişinin ağırlığını taşır.
Bazen yarım kalmış hayallerin kırıntılarını…
Bazen de hiç söyleyemediği sözlerin acısını.
Biriktirdikçe ağırlaşır.
Ağırlaştıkça yavaşlar.
Ve bir noktadan sonra yürümek bile zor gelir.
İşte o anlarda insan, yanlış anlaşılır.
“Ölümü özledim” dediğinde, aslında anlatmak istediği şey çoğu zaman ölüm değildir.
O, sadece dinlenmek ister.
Acıdan biraz uzaklaşmak, zihnindeki gürültüyü susturmak ister.
Bir anlığına da olsa huzur…
Ama ne yazık ki toplum bu cümleleri duymaya hazır değildir.
Hemen yargılar, küçümser ya da korkar.
“Saçmalama” der.
“Geçer” der.
“Daha kötüsü var” der.
Oysa insanın acısı kıyas kabul etmez.
Herkesin taşıdığı yük kendine ağırdır.
Ve herkesin dayanma sınırı farklıdır.
Bu yüzden belki de yapılması gereken ilk şey, anlamaya çalışmaktır.
Çözmek değil… düzeltmek değil… sadece anlamak.
Bir insanın “yoruldum” dediği yerde, ona “dayan” demek değil,
“gel biraz dinlen” diyebilmek gerekir.
Çünkü insan, en çok anlaşıldığında iyileşir.
Ve evet, insan yorulur.
Kırılır.
Tükenir.
Ama bu, onun sonu değildir.
Bazen en karanlık anlar, insanın kendine en çok yaklaştığı anlardır.
Çünkü maskeler düşer.
Gerçek duygular ortaya çıkar.
Ve insan, ilk kez kendine dürüst olur.
İyileşmek de tam burada başlar.
Büyük adımlarla değil…
Küçük kabullenişlerle….
“İyi değilim” diyebilmekle…
“Yardıma ihtiyacım var” diyebilmekle…
Ve en önemlisi, kendine yüklenmeyi bırakmakla…
Hayat her zaman kolay olmayacak.
Bunu kimse vaat etmiyor.
Ama bu, her şeyin hep böyle kalacağı anlamına da gelmez.
Çünkü en uzun geceler bile sabaha çıkar.
Ve bazen insan, sadece biraz bekleyerek, biraz konuşarak, biraz paylaşarak… yeniden nefes almayı öğrenir.
Unutulmaması gereken en önemli şey şudur:
İnsan ölmek istemez.
Sadece bu kadar ağır hissetmek istemez.
Ve o ağırlık, paylaşıldıkça hafifler.
Belki tamamen geçmez.
Ama taşınabilir hale gelir.
İşte o zaman insan, yeniden yürümeye başlar.
Yavaş yavaş…
Ama daha gerçek bir şekilde…
Sezgin DEMİR

