ÜZÜNTÜ MÜ KIRGINLIK Mİ DAHA AĞIR?
Bazen insanın içinde bir şey kırılır ve ne kadar uğraşsa da eski hâline dönmez.
Bazen de sadece üzülür… Birkaç gözyaşı döker, içine kapanır ve zamanla yeniden toparlanır.
Peki hangisi daha ağırdır?
Üzüntü mü, kırgınlık mı?
Üzüntü, çoğu zaman yaşadığımız bir olayın ardından içimize çöken bir ağırlıktır. Bir kayıp, bir hayal kırıklığı, beklenmeyen bir söz ya da hayatın önümüze çıkardığı bir imtihan bizi üzer. Üzülürüz ama içimizde hâlâ bir umut vardır.
Kırgınlık ise biraz daha farklıdır.
Kırgınlıkta yalnızca canımız yanmaz; güvendiğimiz bir şey de sarsılır.
Çünkü insan herkese kırılmaz.
En çok değer verdiklerine, en çok güvendiklerine, kendisinden bir parça gördüklerine kırılır. Bir yabancının sözü belki üzer geçer. Ama sevdiğin bir insanın söylediği tek bir cümle, yıllarca zihninde yankılanabilir.
Çünkü kırgınlığın içinde şu cümle vardır:
“Bunu senden beklemezdim.”
İşte asıl ağırlık burada başlar.
Üzüntü ağlatabilir.
Kırgınlık ise susturabilir.
Üzüntü insanı bir süre hayattan uzaklaştırabilir. Kırgınlık ise insanın insanlara olan güvenini sorgulatabilir. “Bir daha kimseye güvenmeyeceğim” dedirten de çoğu zaman yaşanan acının kendisi değil, o acıyı yaşatan kişinin kim olduğudur.
Bazen bir insanı kaybetmekten çok, onun gözümüzdeki yerini kaybetmesine üzülürüz.
Çünkü insanları hayatımızdan çıkarmak kolay değildir. Onlarla birlikte anılar, güzel günler, verilen sözler, kurulan hayaller ve yaşanmışlıklar da zihnimizde kalır.
İşte bu yüzden bazı kırgınlıkların ilacı zaman değildir.
Anlaşılmaktır.
Bir özürdür mesela…
Ama sıradan bir “özür dilerim” değil.
Gerçekten neyin kırdığını anlayan, karşısındaki insanın kalbine dokunan bir özür…
Bazen de hiçbir şey söylemeden yanında durmaktır.
Çünkü bazı yaralar konuşularak değil, samimiyetle iyileşir.
Fakat hayat bize bir şeyi de öğretir:
Her kırgınlık barışmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Bazen affetmek, yeniden aynı yere dönmek değildir.
Bazen affetmek, içimizde taşıdığımız yükü bırakmaktır.
Ve bazen insan, karşısındaki kişiden değil; kendisinden vazgeçmemek için uzaklaşır.
Benim için üzüntünün en ağır hâli gözyaşıdır.
Kırgınlığın en ağır hâli ise sessizliktir.
Çünkü konuşan insan hâlâ bir şeylerin düzelmesini istiyor olabilir.
Ama susan insan, bazen anlatmaktan yorulmuştur.
Ve insanın en büyük yorgunluğu, kendisini anlatamadığı yerde başlar.
Belki de bu yüzden hayatımızda bazı insanlar vardır; yanımızdayken kıymetini tam anlayamayız. Bir gün uzaklaştıklarında ise yoklukları değil, bize bıraktıkları boşluk konuşmaya başlar.
Sonra dönüp kendimize sorarız:
“Keşke biraz daha anlayışlı olsaydım.”
“Keşke o sözü söylemeseydim.”
“Keşke onun kırıldığını fark etseydim.”
Ama hayatın en acı taraflarından biri şudur:
Bazı “keşke”lerin zamanı geçmiştir.
O yüzden birbirimizi kırmadan önce düşünmek gerekir.
Çünkü bir insanın kalbini kırmak saniyeler sürebilir; fakat o kalpte yeniden güven kazanmak yıllar alabilir.
Sonuçta üzüntü de ağırdır, kırgınlık da…
Ama kırgınlığın içinde üzüntüden daha fazlası vardır.
Kırgınlık; sevginin yaralanmış hâlidir.
Belki de bu yüzden en çok sevdiklerimize kırılırız.
Ve bazen bir insanın hayatımızdan çıkması değil, kalbimizdeki yerinden düşmesi daha ağır gelir.
İnsan büyüdükçe şunu öğreniyor:
Her şeyi düzeltmek zorunda değiliz.
Herkese kendimizi anlatmak zorunda değiliz.
Her kırgınlığı onarmak da bizim görevimiz değil.
Ama kalbimizi kinle doldurmamak bizim sorumluluğumuzdur.
Çünkü bazı insanlar bize acı verir ve gider.
Biz ise o acıyla ne yapacağımıza karar veririz.
Ya yıllarca taşırız…
Ya da bir gün sessizce bırakırız.
Ve belki de gerçek huzur, tam o gün başlar.
Sezgin DEMİR
Gazeteci Köşe Yazarı


