KENDİ İÇİNDEN GECEN YOL

KENDİ İÇİNDEN GEÇEN YOL

Bazen insan bir yola çıkar…

Ama bu yol ne bir şehre götürür insanı, ne bir ülkeye, ne de bilinen bir adrese.

Bazen insanın yürüdüğü yol, kendi içinden geçer.

Kimsenin görmediği, kimsenin bilmediği, hatta bazen insanın kendisinin bile anlatmaya kelime bulamadığı bir yolculuktur bu.

Görseldeki o insanın başını ellerinin arasına alışına bakıyorum…

Sanki bütün dünyanın yükünü birkaç parmağının arasına sıkıştırmış gibi.
Sanki geçmişin bütün “keşke”leri, yaşanmışlıkları, kayıpları, kırgınlıkları ve yarım kalmış cümleleri aynı anda zihninin içinde dolaşıyor.

Ama sonra yüzünün içinden geçen o yola bakıyorum.

Ve yolun sonunda gökyüzüne karışan kuşları görüyorum.

İşte tam orada hikâye değişiyor.

Çünkü insan bazen en karanlık düşüncelerinin içinde bile, farkına varmadan kendisine yeni bir yol çizer.

Hayat bana şunu öğretti:

İnsanın başına gelen her şey, onun sonu değildir.

Bazı acılar vardır; insanı yıkar.

Bazı kayıplar vardır; insanın içinden yıllar götürür.

Bazı geceler vardır; sabahı hiç gelmeyecekmiş gibi görünür.

Ama hayat, çoğu zaman insanın en bittiğini düşündüğü yerde yeniden başlamanın kapısını açar.

Ben de hayatın bazı dönemlerinde o kapının önünde bekledim.

Elimde tutunacak ne varsa tükenmiş gibi hissettiğim zamanlar oldu.

Mücadele etmekten yorulduğum, geçmişin ağırlığının geleceğin ışığını örttüğü günler oldu.

Fakat insanın hikâyesi, en çok da “Artık bitti” dediği yerde yazılmaya devam ediyor.

Çünkü bazen Rabbim insanın elinden bazı şeyleri alırken, ona başka bir şey öğretir:
Neye gerçekten ihtiyacı olduğunu…

Geçmiş…

Hepimizin omuzlarında taşıdığı görünmez bir çanta gibi.

Kiminin içinde pişmanlıklar vardır.

Kiminin içinde yarım kalmış sevdalar…

Kiminin içinde kayıplar, kimi insanlarda ise kimseye anlatılmamış savaşlar.

Ama geçmiş, insanın sırtında sonsuza kadar taşımak zorunda olduğu bir yük değildir.

Geçmişten ders alınır.

Geçmişle hesaplaşılır.

Ama insan, hayatının geri kalanını geçmişe teslim etmez.

Çünkü hayat, geriye bakarak anlaşılabilir ama ileri bakarak yaşanır.

Belki de insanın en büyük özgürlüğü budur:

Yaşadıklarının esiri olmamak…

Bazen yalnız kalırsın.

Kalabalıkların içinde bile yalnız…

Etrafında insanlar vardır ama seni gerçekten anlayan kimse yokmuş gibi gelir.

İşte o zaman insan kendi sesini duymaya başlar.

Kendi yaralarını tanır.

Kendi korkularıyla yüzleşir.

Ve belki de hayatının en büyük yolculuğu tam o anda başlar.

Çünkü insan, başkalarından kaçarken değil;
kendisinden kaçmayı bıraktığında iyileşmeye başlar.

Sabır da tam burada anlam kazanır.

Sabır, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir.

Sabır;

Acının geçeceğine inanarak yürümektir.

Düştüğün yerden yeniden kalkabilmektir.

İçindeki ışık küçücük bile olsa onu koruyabilmektir.

Ve yenildiğini düşündüğün anda bile umuda sırtını dönmemektir.

Görseldeki kuşlara tekrar bakıyorum.

Her biri başka bir yöne uçuyor.

Hiçbiri aynı çizgide değil.

Çünkü herkesin yolu farklı.

Herkesin imtihanı farklı.

Herkesin taşıdığı yük farklı.

Kiminin yolu kısa…

Kimininki uzun.

Kimininki dikenli…

Kimininki taşlı.

Ama önemli olan yolun ne kadar zor olduğu değil.

İnsanın o yolda neye dönüştüğüdür.

Çünkü bazı insanlar acılarından yalnızca yara alarak çıkar.

Bazıları ise yaralarını bir başkasının yarasına merhem yapar.

İşte gerçek mesele burada başlar.

İnsan yalnızca kendisi için yaşamaya başladığında hayat küçülür.

Bir başkasının hayatına dokunabildiğinde ise anlam büyür.

Bir insanın yüzünde tebessüm oluşturabiliyorsan…

Birinin umudunu yeniden yeşertebiliyorsan…
Bir çocuğun, bir gencin, bir annenin, bir babanın yüreğine küçücük de olsa güzel bir iz bırakabiliyorsan…

İşte o zaman yaşadığın hayat, sadece senin hayatın olmaktan çıkar.

Belki de insanın bu dünyadaki en büyük eseri, arkasında bıraktığı izdir.

Ne kadar konuştuğun değil…

Ne kadar insana ulaştığın değil…

Ne kadar göründüğün hiç değil.

Asıl mesele;

Kaç kalbe dokunduğun, kaç insanın hayatında güzel bir cümle olduğundur.

Çünkü bazı izler kâğıda yazılmaz.

Bazı isimler taşlara kazınmaz.

Bazı insanlar sessizce geçer bu dünyadan ama arkalarında bıraktıkları iyilik, onların ardından yürümeye devam eder.

Bir hayır duasında…

Bir tebessümde…

Bir insanın yeniden ayağa kalkışında…
Bir çocuğun geleceğe daha umutla bakışında…
İşte gerçek iz budur.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu daha iyi anlıyorum:

İnsan bazen hayatını kaybettiğini sandığı yıllarda aslında kendisini yeniden inşa ediyormuş.

Bazı yollar insanı bir yere götürmek için değil, insanın kim olduğunu öğretmek için varmış.

Bazı acılar cezalandırmak için değil, öğretmek için gelirmiş.

Bazı yalnızlıklar terk edilmek değil, insanın kendisini bulması için verilmiş bir sessizlikmiş.
Ve bazı bitişler…

Aslında yeni bir başlangıcın ilk cümlesiymiş.
Ben artık geçmişime yalnızca kaybettiklerimle bakmıyorum.

Kazandığım derslerle bakıyorum.

Çünkü hayatın bana bıraktığı en büyük miras, yaşadıklarımın kendisi değil;

onlardan öğrendiklerim.

Belki hâlâ içimizde taşıdığımız yaralar var.

Belki bazı geceler yine ağır geliyor.

Belki geçmişin bazı sayfaları hâlâ kapanmadı.

Ama hayat devam ediyor.

Ve insanın önünde hâlâ yürünecek bir yol var.

O yol bazen karanlık olabilir.

Bazen yalnız olabiliriz.

Bazen yorulabiliriz.

Ama gökyüzünde hâlâ kuşlar uçuyorsa, insanın içinde hâlâ umut var demektir.

Çünkü umut;

Her şey yolundayken inanmak değildir.

Her şey ters giderken bile yürümeye devam edebilmektir.

Ve belki de insanın gerçek özgürlüğü, geçmişin zincirlerini kırıp geleceğe doğru kendi yolunu çizebilmesidir.

Başını ellerinin arasından kaldırıp…

İçindeki yola bakıp…

Ve kendine sessizce şunu söyleyebilmesidir:
“Ben daha bitmedim.”

Çünkü bazı hayatlar ikinci kez başlar.

Bazı insanlar düştükleri yerden yalnızca ayağa kalkmaz;
yeniden doğar.

Ve bazı yollar insanı bir yere götürmez.
İnsanı…

KENDİNE GÖTÜRÜR.

Sezgin DEMİR 
Gazeteci Köşe Yazarı