Güne Bir Alıntı
"İnsan, hayatı anlamaya çalıştığı kadar kendini anlamaya da cesaret edebilseydi, dünya daha yaşanabilir bir yer olurdu."
— Sezgin DEMİR
HAYATIN EN UZUN YOLCULUĞU: İNSANIN KENDİNE VARDIĞI YOL
İnsan, yeryüzüne geldiği ilk günden beri gökyüzünü, denizleri, yıldızları ve bilinmeyeni anlamaya çalıştı. Kıtalar keşfetti, medeniyetler kurdu, savaşlar yaptı, barışlar imzaladı; bilim üretti, sanat yarattı, şehirler inşa etti. Fakat bütün bu büyük yolculukların arasında çoğu zaman en önemli keşfi ihmal etti: Kendi iç dünyasını...
Belki de insanlığın en büyük çelişkisi burada başlıyor. Dünyanın öbür ucundaki olaylardan haberdar olan insan, bazen kendi yüreğinde kopan fırtınayı tanımlayamıyor. Binlerce kitabı okuyabiliyor ama kendi hayatının satır aralarını okumayı erteliyor. Başkalarını eleştirmekte usta olurken, aynaya bakıp kendine tek bir dürüst soru sormaktan çekinebiliyor.
Oysa hayat, yalnızca yaşanan yılların toplamı değildir. Hayat; alınan kararların, vazgeçilen yolların, edilen duaların, kurulan dostlukların ve vicdanın sessiz muhasebesidir. Bir insanı zengin yapan banka hesabı değil; geride bıraktığı güven, sevgi ve iyiliklerdir. Çünkü para el değiştirir, makam değişir, güç kaybolur; fakat karakter, insanın gerçek mirasıdır.
Modern çağ bize hız kazandırdı ama derinlik kazandıramadı. Her şeyi daha hızlı tüketiyoruz; zamanı, dostluğu, sevgiyi, hatta birbirimizi... Kalabalıkların içinde yalnızlaşan bir çağın tanıklarıyız. İletişim araçlarımız çoğaldı ama birbirimizi dinlemeyi unuttuk. Konuşuyoruz; fakat anlamıyoruz. Görüyoruz; fakat fark etmiyoruz.
Belki de yeniden yavaşlamaya ihtiyacımız var. Bir ağacın gölgesinde oturmaya, yağmurun sesini dinlemeye, yaşlı bir insanın anlattığı eski bir hikâyeye kulak vermeye... Çünkü hayatın en büyük bilgeliği çoğu zaman gösterişli salonlarda değil; sade anların içinde gizlidir.
Kültür dediğimiz şey yalnızca kitaplardan öğrenilen bilgi değildir. Kültür; başkasının acısını hissedebilmek, farklı olana saygı gösterebilmek, bir çocuğun umutlarını koruyabilmek ve doğayı emanet bilerek yaşayabilmektir. Felsefe ise sadece filozofların raflarda duran eserleri değildir; her gün kendimize "Doğru olan nedir?" diye sorabilme cesaretidir.
İnsan, evrenin merkezinde değildir; ama evreni anlamlandırabilecek ender varlıklardan biridir. Bu yüzden yaşamın gerçek değeri, ne kadar uzun yaşadığımızda değil; yaşadığımız zamanı ne kadar anlamlı kıldığımızdadır. Bir tebessüm, bir özür, bir teşekkür, bir affediş... Bunlar bazen yıllarca süren tartışmalardan daha büyük değişimler yaratır.
Unutmamak gerekir ki insan, dünyaya sadece almak için değil, bırakmak için de gelir. Ardında bırakacağı şey malı mülkü değil; insanlar üzerinde oluşturduğu izdir. Çünkü bazı insanlar yaşarken konuşulur, bazı insanlar ise gittikten sonra bile yaşamaya devam eder. Onları yaşatan şey isimleri değil; insanlığa kattıklarıdır.
Belki de hayatın özü tek bir cümlede saklıdır: Kendini tanıyan insan, başkasını incitmekten uzaklaşır; başkasını anlayan insan ise dünyayı güzelleştirir. Ve dünya, büyük kahramanlarla değil; küçük iyilikleri alışkanlık hâline getiren sıradan insanların omuzlarında yükselir.
Bugün kendimize şu soruyu sormaya değer: Dünyayı değiştirmeye çalışmadan önce, kendi içimizde hangi kapıyı açmamız gerekiyor? Çünkü bütün büyük değişimler, insanın kendi vicdanında attığı ilk adımla başlar.
Sezgin DEMİR
Gazeteci Köşe Yazarı
@öne çıkar

