"İnsan Bazen Kendi Sessizliğinde Kaybolur"
Modern hayatın en büyük yanılgılarından biri şudur:
Kalabalıkların içinde olan insanın yalnız olmadığı sanılır.
Oysa gerçek tam tersidir.
Bazen insanın en yalnız olduğu yer en kalabalık meydanlardır.
Bugün şehirler büyüdü.
Binalar yükseldi,
yollar uzadı,
ışıklar çoğaldı.
Ama insanın içindeki karanlık
aynı hızla büyüdü.
Her gün yüzlerce insanla karşılaşıyoruz.
Selamlaşıyoruz, konuşuyoruz, gülüyoruz.
Ama çoğu zaman kimse kimsenin kalbine dokunmuyor.
İnsan dediğimiz varlık
sadece ekmekle, işle, para ile yaşayan bir canlı değildir.
İnsan aynı zamanda anlamla yaşayan bir varlıktır.
Ve anlam kaybolduğunda
hayat bir odanın içinde sıkışmış gibi olur.
İşte o an
insan kendi içindeki pencereleri aramaya başlar.
Bir dost sohbeti,
bir annenin duası,
bir çocuğun gülüşü
bazen en karanlık günleri bile değiştirebilir.
Ama hayat bize her zaman kolay kapılar açmaz.
Bazen kapılar kapanır.
Bazen yollar biter.
Bazen insan güven duyduğu insanları bile kaybeder.
O zaman insan iki şeyden birini yapar:
ya karanlığa teslim olur
ya da kendi ışığını yakar.
Tarih boyunca güçlü olan insanlar
karanlığın olmadığı insanlar değildi.
Karanlığın içinden geçmeyi öğrenen insanlardı.
Bir toplum da aslında bireylerin toplamıdır.
Eğer insanlar umutsuzsa
şehirler de umutsuz olur.
Ama umut bulaşıcıdır.
Bir insanın ayağa kalkması
bazen yüzlerce insana güç verir.
İşte bu yüzden hayatın en önemli meselesi
kaybetmemek değildir.
Asıl mesele
her kayıptan sonra yeniden yürüyebilmektir.
Belki yavaş,
belki yorgun
ama yine de yürümek…
Çünkü hayat bazen
penceresiz bir oda gibidir.
Ama insan isterse
o duvara bir pencere çizebilir.
Ve bazen çizilen o pencere
gerçek bir kapıdan daha fazla ışık getirir.

