Bir İnsana Dokunabilmek

BİR İNSANA DOKUNABİLMEK

Bir insana dokunabilmek…
Bu ifade ilk duyulduğunda, zihnin en yüzeyinde fiziksel bir temas canlanır. Oysa insan dediğimiz varlık, yalnızca etten ve kemikten ibaret değildir. Onun asıl ağırlığı; ruhunda, zihninde ve taşıdığı anlam arayışındadır. Bu yüzden bir insana dokunmak, çoğu zaman derisine değil; görünmeyen kırılganlığına temas etmektir.

Psikoloji bize şunu öğretir: İnsan, anlaşılma ihtiyacıyla var olur. Çocukken ağladığında kucağa alınmayı bekleyen o varlık, büyüdüğünde de değişmez aslında; sadece beklentisinin dili değişir. Artık ağlamaz belki, ama susar. Artık bağırmaz, ama içine çekilir. Ve çoğu zaman en büyük çığlıklar, sessizlikte saklanır. İşte bir insana dokunabilmek, o sessiz çığlığı duyabilmektir.

Ruh dediğimiz şey, kırılgan bir ev gibidir. Dışarıdan bakıldığında sağlam, hatta görkemli bile görünebilir. Ama içeride, kimsenin bilmediği odalarda dağılmış eşyalar, kapanmamış yaralar ve susturulmuş hikâyeler vardır. İnsanlar genellikle o kapıları kilitli tutar. Çünkü anlaşılmamak, incinmekten daha ağır gelir çoğu zaman. Bu yüzden gerçek temas; zorla içeri girmek değil, kapının önünde sabırla beklemeyi bilmektir.

Felsefe ise bu noktada bize daha derin bir soru sorar: “Bir insanı gerçekten anlayabilir miyiz?”
Belki tam anlamıyla hayır. Çünkü her bilinç, kendi evreninde yalnızdır. Ama yaklaşabiliriz. Empati dediğimiz o köprüyle, bir başkasının dünyasına misafir olabiliriz. Ve bazen bir insanın ihtiyacı olan şey, tam olarak anlaşılmak değil; anlaşılmaya çalışıldığını hissetmektir.

Modern dünyada insanlar birbirine her zamankinden daha yakın görünürken, aslında hiç olmadığı kadar uzaktır. Mesafeler kilometrelerle değil, anlam eksikliğiyle ölçülür artık. Kalabalıklar içinde yalnız hissetmenin nedeni de budur. Çünkü temas, fiziksel değil; varoluşsaldır. Bir insanın “ben buradayım” diyebilmesi için, bir başkasının gerçekten “seni görüyorum” demesi gerekir.

Birine dokunabilmek; onu değiştirmeye çalışmadan yanında kalabilmektir.
Onu yargılamadan dinleyebilmektir.
Onun karanlığından korkmadan, orada bir süre oturabilmektir.

Çünkü insan, en çok kusurlarıyla birlikte kabul edildiğinde iyileşir.

Ve belki de en önemlisi şudur:
Bir insana dokunabilmek, kendi içimize de dokunabilmeyi gerektirir. Kendi yaralarını tanımayan biri, başkasının yarasına nasıl şefkat gösterebilir? Kendi karanlığından kaçan biri, bir başkasının gecesinde nasıl yol bulabilir? Bu yüzden her temas, biraz da kendine yapılan bir yolculuktur.

Sonuçta mesele, büyük değişimler yaratmak değildir.

Bazen bir insanın hayatında devrim yaratmak, sadece onu gerçekten dinlemekten geçer. Bazen bir cümle, bazen bir suskunluk, bazen de sadece orada olmak… İnsan ruhu, sandığımızdan çok daha az şeyle ama çok daha derin bir şekilde iyileşir.

Ve unutulmaması gereken bir gerçek vardır:
İnsan, en çok anlaşıldığı yerde değil; anlaşıldığını hissettiği yerde kalır.

Sezgin Demir 
“Bir kalbe dokunmak, dünyayı değiştirmek kadar büyük; bir sessizliği duymak kadar incelik ister.”