Yolum Uzun, Kolum Kısa
Yolum uzun.
Aksine, kolum kısa kalıyor.
Kestirilemez sağım, solum. Önümde ne var, ardımda ne bıraktım; bazen ben bile bilmiyorum.
İşte ben buyum.
Yürürüm.
Bazen ıssız yollarda, bazen kalabalıkların arasında… Pek girmem insanların içine. Ama insan içine çok girenden daha fazla insan tanırım belki de. Çünkü benim yol arkadaşlarım biraz da sezilerimdir. Önümü görmeye yarayan sensörler gibi çalışırlar. Bazen beni uyarır, bazen koruyucu bir kalkan olurlar. Ben de onlara güvenerek yoluma devam ederim.
Yolda yürüyorsanız elbette engellere takılacaksınız.
Engel çıkmayacak diye bir yol yoktur. Mesele, önünüze çıkan ilk engelde yılmamak; onu aşmanın bir yolunu aramaktır. Çünkü bilirim ki bir engeli aştığınızda yolun sonuna gelmiş olmazsınız. Önünüzde daha başka engeller vardır.
Öyleyse her engeli, yolun bir parçası olarak görmek gerekir.
Aştığım her engelin ardından biraz daha güçleniyorum. Biraz daha kendime güveniyorum. Çünkü insan, en çok da kendi aşabildiği engellerden öğreniyor kendini.
Varsın üzerime çok gelinsin.
Sakinliğimi korurum.
Çünkü aşılmayacak yol yoktur.
Ben Pendik'ten memleketim Bayburt'a yirmi sekiz günde yürüyerek vardım. Yirmi sekiz gün boyunca bedenim bana defalarca, “Geri dön,” diye bağırdı. Bedenim sızladı, yoruldu, ağrıdı. Bazen her adımda geri dönmemi istedi.
Dinlemedim.
“Sus,” dedim ona. “Senin işin yürümek. Benim işim varmak.”
Ve vardım.
Bursa'ya da yürüdüm. Zonguldak'a da…
İl olmak isteyen ilçesi Ereğli'nin körfezine indim, sahilinde yürüdüm. Bir gece otelinde kaldım. Balkonundan denize baktım. Müthiş bir manzaraydı. Denizin mavisi insanın gözlerine işliyordu. Bir süre sonra o mavilik sanki gözlerinizin rengi oluyordu.
Bursa'ya dört günde vardım. Daha doğrusu, dört günün dolmasına iki saat kala…
Marmara Denizi'nin etrafını dolaşarak vardım.
Ama Marmara'nın bazı yerlerine bakınca insanın “deniz” demeye dili varmıyor. İzmit-Gölcük arasında deniz, deniz hüviyetini kaybetmiş gibi. Yer yer bataklık hâkim. Bataklık kuşları, kıyıda biriken tortuların üzerinde dolaşıyor.
Su akışını bıraktığında böyle olur.
Tortulaşır.
Çamurlaşır.
Hareketsiz kalır.
İnsan bedeni de böyledir.
İnsan akışını bıraktığında tortulaşmaya başlar. Hareketsizlik arttıkça beden de, ruh da kendi içinde biriktirmeye başlar.
İşte bu yüzden yürümeliyiz.
Ben yürüyorum.
Yolum uzun.
Kolum kısa.
Ama elimden geleni yapıyorum.
Çok doluyum.
Varsın yağsın üzerime hayatın bütün yağmurları. Varsın bereketlensin bütün uzuvlarım. Varsın her adım beni biraz daha kendime götürsün.
Ben adım adım yürüyorum.
Nereye vardığımı her zaman bilmiyorum.
Ama neden yürüdüğümü biliyorum.
Yolun kendisi bana yetiyor bazen.
Bir adım daha…
Sonra bir adım daha…
Ve bir gün, dönüp geriye baktığımda, aştığım yolların aslında beni ne kadar değiştirdiğini göreceğim.
Ben yürümeye devam edeceğim.
Çünkü yolum uzun.
Kolum kısa.
Ama umudum hâlâ uzun.
Ve ben, bütün bu yolun sonunda,
güzel bir son bekliyorum.

