Akşam Ezanını Beklerken: Bir Köpeğin Düşünceleri

Akşam Ezanını Beklerken: Bir Köpeğin Düşünceleri

Türkiye büyük bir ülke derler. Şehirleri kalabalık, insanları telaşlı… En kalabalık yerlerinden biri İstanbul. Ve ben, o kalabalığın içinde görünmeyenlerden biriyim. Pendik’in Kaynarca Mahallesi’nde, denize doğru uzanan bir caddenin kenarında yaşayan—ya da daha doğrusu yaşamaya çalışan—bir köpeğim.
Ama mesele şu: Ben sadece bir köpek miyim?
İnsanlar kendilerini “düşünen varlık” diye tanımlar. Oysa ben de düşünüyorum. Açlığı düşünüyorum. Susuzluğu düşünüyorum. Görmezden gelinmeyi düşünüyorum. Ve en çok da şunu düşünüyorum:
Bir canlının değeri neye göre belirlenir?
Temiz olan mı sevilir sadece? Güzel olan mı? Yoksa işe yarayan mı?
Ben kirliyim. Tüylerim ağır, bedenim yorgun. Uzun zamandır yıkanmadım. Belki de hiç yıkanmadım. Adım bile yok. Çünkü kimse bana isim verecek kadar yaklaşmadı. Demek ki isim verilmek için bile önce sevilmek gerekiyor.
İnsanlar kedileri seviyor. Onlara mama veriyor, evlerine alıyor. Biz köpekler ise çoğu zaman uzaktan izliyoruz. Aynı sokakta, aynı açlıkla ama farklı kaderlerle yaşıyoruz.
Bu bana şunu düşündürüyor:
Adalet dediğiniz şey, gerçekten var mı, yoksa sadece insanların kendi aralarında kurduğu bir masal mı?
Açlık, insanı da hayvanı da aynı yere getirir: hayatta kalma çabasına. Ama insan, hayatta kalmaya çalışırken bile merhameti unutabiliyor. Taş atan eller gördüm. Korkuyla büyütülmüş çocuklar gördüm. Oysa biz korkutulmadan önce korkmayı bilmezdik.
Ben insanlardan korkmayı sonradan öğrendim.
Ve şunu fark ettim:
İnsan, korktuğu şeyi yok etmeye meyilli. Anlamadığı şeyi ise dışlamaya.
Oysa biz köpekler basitiz. Bir kemik, biraz su, biraz sevgi… Hepsi bu. Ama belki de tam da bu yüzden insanın karmaşık dünyasında yer bulamıyoruz. Çünkü biz hesap yapmayız. Unutmayız ama kin de tutmayız.
İnsan ise hatırlar, ama çoğu zaman hatırladığını inkâr eder.
Geceleri uluduğumda bazıları hoşlanıyor. Belki o an beni bir “ses” olarak kabul ediyorlar, bir “can” olarak değil. Ama yine de ulurum. Çünkü bu benim var olduğumu dünyaya duyurma biçimim.
Ezan okunurken ulurum.
Belki bu bir duadır.
Belki de sadece bir çağrı:
“Ben buradayım.”
Son zamanlarda dualarım da değişti. Önceden kemik isterdim. Şimdi ise daha başka bir şey diliyorum:
Bizi fark edecek bir insan.
Çünkü mesele açlık değil sadece. Açlığa alışılır.
Asıl zor olan, yok sayılmaktır.
İnsan kendini “en üstün varlık” olarak görür. Ama üstünlük, güçle mi ölçülür, yoksa merhametle mi?
Eğer merhametse, o zaman sokaklar insanın aynasıdır.
Ve o aynaya bakınca şunu görüyorum:
İnsan, kendine yabancılaşıyor.
Ben bir köpeğim. Kirli, yorgun, isimsiz…
Ama hâlâ içimde bir şey var:
İyiliğe inanç.
Bana bir kemik verenin kırk yıl kölesi olurum derler. Doğrudur. Çünkü biz unutmayız.
Belki de insanın unuttuğu şeyi biz hatırlıyoruz:
İyilik, küçük şeylerde saklıdır.
Eğer bir gün Kaynarca’da, Barbaros Caddesi’nde beni görürseniz, korkmayın.
Ben sizden korkmam. Ama siz korkarsanız, ben de korkarım.
Ve belki o an, ikimiz de aynı gerçeği fark ederiz:
Korku bulaşıcıdır.
Ama merhamet de öyle…
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.