Bir Gezginin Yazı Felsefesi 7
Kalemle kavga ettim bugün.
Birbirimize girdik saatlerce.
O kendini haklı sanıyordu, ben kendimi.
Dedi ki: “Sen yürüyorsun, ben yazıyorum.”
Sanki yazmak yürümekten üstünmüş gibi…
Sanki kelimeler, adımların önüne geçebilirmiş gibi…
Oysa bilmiyordu—
Yazdıklarının hamuru benim ayaklarımın altındaki topraktı.
Ben yürüdükçe doluyorum.
O yazdıkça boşalıyor.
Ama farkında değil: Onu dolduran da benim.
Yürümek…
Sadece bir yerden bir yere gitmek değildir.
Yürümek, düşüncenin bedene bürünmüş halidir.
Bir fikrin toprağa değmesi, rüzgârla sınanması, yağmurla arınmasıdır.
Kaleme dedim ki:
“Sen ağaçtan geldin, ama hâlâ odun kalabilirsin.
Eğer yazdığını okumazsan, hissetmezsen, yaşadığımı anlamazsan…”
Sustu.
Çünkü o da anladı—
Yazı, yaşanmamışsa eksiktir.
Kelime, yürünmemişse yetimdir.
Dağlara çıktım ben.
Onlar beni bağrına bastı.
Bir dede gibi… beli bükük ama vakur, sessiz ama anlatacak çok şeyi olan…
Dağlar yaşlıdır.
Ve yaşlılar gibi beklerler:
Ziyaret edilmeyi…
Dinlenilmeyi…
Anlaşılmayı…
İnsan nasıl ki büyüklerini unutmamalıysa,
Gezgin de dağları unutmamalıdır.
Çünkü her zirve bir hikâye,
Her yokuş bir sabır,
Her iniş bir kabulleniştir.
Kalem şimdi elimde.
Sessiz.
Ama bu sessizlik boşluk değil.
Bu, doluluğun sessizliğidir.
Şimdi yazıyor…
Ama biliyor:
Yazdıklarının sahibi o değil.
Yürümek bir felsefedir.
Ve bu felsefe kalemsiz eksik kalır.
Ama kalem de yürüyüşsüz yetimdir.
İkisi birleşince—
İşte o zaman insan kendini yazar.

