EYLÜL: İNSANIN KENDİNE GEÇ KALDIĞI MEVSİM
Bazı mevsimler takvim yaprağıdır.
Bazıları ise insanın ömründen kopup gelen bir hatıradır.
Eylül, işte tam da böyledir.
Kapıyı çalmadan girer hayatımıza.
Bir sabah serinleyen havayla, akşamın erken kararmasıyla, kaldırım kenarında sessizce savrulan ilk yaprakla kendini hatırlatır.
Ama aslında düşen yaprak değildir.
Düşen, insanın içindeki bir şeydir.
Belki yıllardır susturduğu bir cümle…
Belki unutmaya çalıştığı bir yüz…
Belki de geri gelmeyeceğini bile bile beklediği bir insan…
Eylül, insanın kendisinden kaçamadığı aydır.
Çünkü yaz boyunca üzerini örttüğümüz ne varsa, sonbaharın ilk rüzgârıyla yeniden ortaya çıkar.
Unuttuğumuzu sandığımız kırgınlıklar…
Üzerinden yıllar geçtiğini düşündüğümüz özlemler…
Bir daha acımıyor zannettiğimiz yaralar…
Hepsi yeniden konuşmaya başlar.
Ve insan o zaman anlar.
Bazı yaralar kapanmaz.
Sadece insan onlarla yaşamayı öğrenir.
Eylül biraz da bunun adıdır.
Geç kalmışlığın…
Keşkenin…
Yarım bırakılmış hayatların…
Söylenememiş sözlerin…
Ve artık söylenmesinin hiçbir şeyi değiştirmeyeceği cümlelerin…
İnsan hayatında bazı kapılar vardır.
Çok geç fark edilir.
Bazı insanlar vardır.
Değerleri gittikten sonra anlaşılır.
Bazı vedalar vardır.
Yaşanırken sıradan gelir ama yıllar sonra insanın içinde koca bir ömre dönüşür.
İşte Eylül, bütün bunların sessizce kapımızı çaldığı zamandır.
Bir yaprak düşer…
İnsan çocukluğunu hatırlar.
Bir rüzgâr eser…
Yıllar önce kaybettiği birinin sesini duyar gibi olur.
Bir sokaktan geçer…
Hiç gitmediği kadar uzaklara gider.
Çünkü insan bazen kilometrelerle değil, hatıralarla yolculuk eder.
Ve bazı yollar vardır ki insan onları yürürken değil, hatırlarken tüketir.
Belki de bu yüzden Eylül biraz ağırdır.
Çünkü Eylül bize zamanı hatırlatır.
Geçen yılları…
Ertelenen hayatları…
“Daha sonra yaparım” diye bıraktığımız şeyleri…
“Bir gün söylerim” dediğimiz sözleri…
“Nasıl olsa döner” diye beklediğimiz insanları…
Oysa hayatın en acı tarafı şudur:
Her “sonra”, kendinden önce gelen “şimdi”yi biraz daha eksiltir.
Biz çoğu zaman hayatı kaybettiğimizi, büyük şeyleri kaybettiğimizde sanırız.
Oysa hayat büyük kayıplarla değil, küçük ertelemelerle eksilir.
Aranmayan bir telefon…
Söylenmeyen bir “özledim”…
Sarılmak için ertelenen bir gün…
Gidilmeyen bir yol…
Affedilmeyen bir insan…
Ve bir sabah uyanırsın…
Takvim değişmiştir.
İnsanlar değişmiştir.
Sen değişmişsindir.
Ve bazı şeyler için artık çok geçtir.
İşte Eylül, insana en çok bunu hatırlatır:
Hayatın en büyük acısı, bazen kaybetmek değil;
kazanabilecekken geç kalmaktır.
Belki hepimizin içinde yarım kalmış bir hikâye vardır.
Kimsenin bilmediği…
Kimseye anlatmadığımız…
Bir yerde başladığı halde bir türlü tamamlanmayan…
Kimi zaman bir insanın adında saklıdır o hikâye.
Kimi zaman bir şarkıda.
Kimi zaman eski bir fotoğrafta.
Kimi zaman da sadece bir yaprağın yere düşüşünde…
Ve insan bilir ki bazı hikâyelerin sonu yoktur.
Çünkü bazı hikâyeler bitmez.
İnsan sadece yaşamayı bırakır onları.
Eylül geldiğinde, işte o hikâyeler yeniden uyanık.
Biraz hüzünle…
Biraz özlemle…
Biraz pişmanlıkla.
Ama en çok da sessizlikle.
Çünkü insan yaş aldıkça şunu öğreniyor:
Her acı bağırarak yaşanmıyor.
Bazı acılar insanın yüzünde değil, suskunluğunda büyüyor.
Bazı özlemler gözyaşına dönüşmüyor.
Sadece insanın içine yerleşiyor.
Ve bazı insanlar artık hayatında olmasa da,
ömrünün bir köşesinde yaşamaya devam ediyor.
Belki de Eylül bu yüzden bir ay değil…
İnsanın kendine yazdığı en uzun mektuptur.
Okudukça geçmişini görür.
Satır aralarında kendini bulur.
Ve son sayfaya geldiğinde şunu fark eder:
Aslında bütün bu hikâye boyunca aradığı kişi, başkası değilmiş.
Kendisiymiş.
Geç kaldığı kendisi…
Yarım bıraktığı kendisi…
Affetmediği kendisi…
Ve yıllardır dönüp dolaşıp uzaklaştığı yine kendisiymiş.
Eylül bu yüzden gelir.
Bir şeyleri bitirmek için değil…
Bitenlerin farkına vardırmak için.
Ve belki de her düşen yaprak bize aynı şeyi söyler:
Hayat beklemiyor.
Ne Eylül bekliyor…
Ne zaman…
Ne insanlar…
Ne de yarım bıraktığımız hikâyeler.
O yüzden bugün hâlâ söyleyecek bir sözünüz varsa söyleyin.
Özlediğiniz biri varsa arayın.
Sarılacak biriniz varsa sarılın.
Çünkü bazı şeylerin telafisi vardır…
Ama bazı şeyler vardır ki insanın elinden yalnızca bir kelime kalır:
Keşke…
Ve insanın ömründe en ağır kelime bazen budur.
Eylül ise…
O kelimenin mevsimidir.
Sezgin DEMİR
Gazeteci Köşe Yazarı


