Bir Serginin Ardından: Yoko Ono İçses ve İçyapı

Sergiden çıkarken gözlerimin dolduğunu fark ettim. Oysa birkaç saat önce Sakıp Sabancı Müzesi’ne, uzun bir aradan sonra sergi gezmenin heyecanı ve hevesiyle adım atmıştım. 

(SMM, bahçesinden Boğaz’a açılan manzarasına, mimarisinden atmosferine kadar içerisi ve dışarısıyla başlı başına çok özel bir yapıt.)

Müzelerde gözlerimizin alıştığı o soğuk, mesafeli "Lütfen Dokunmayınız" uyarılarını bir anlığına zihninizden silin. 

Yoko Ono, "Sanat, izleyici olmadan tamamlanmaz" fikrini tam merkeze oturtuyor. 

Sergi boyunca Ono, küçük görevler veriyor: Yaz. Dokun. Düşün. Bir şey bırak. Bir şey seç. Hatırla. Dile. Karar ver. 

Bu interaktif tavrı çok sevdim.

ÇUVALIN İÇİNDE 

Bir insanı gördüğümüzde ne kadar hızlı onun hakkında karar veriyoruz aslında. 

Genç, yaşlı, güzel, çirkin, zengin, yoksul, bizden veya yabancı... Henüz tek kelime konuşmadan içine yargılar dolduruyoruz. Peki bütün işaretleri ortadan kaldırsak? Çuvalın içindeki insanın yaşını, yüzünü, kıyafetini görmesek geriye ne kalır? 

Bir ses, bir düşünce, bir duygu, yalın bir insan.

Çuval Parçası tam da bunu deneyimletiyor. Katılımcı siyah bir çuvalın içine giriyor; dışarıyı görüyor ama başkaları onu göremiyor. Irk, cinsiyet, yaş gibi tüm etiketler yok oluyor.

Ono’nun vurguladığı gibi: Çuvala girdiğinizde ırklarla veya cinsiyetle ilgisi bulunmayan bir tarafınızı gösterirsiniz; yalnızca bir ruh veya canlı olursunuz ve karşılıklı samimi bir muhabbete girersiniz. 

ANNEM

"Benim Annem Güzel" başlıklı masaya ve panoya ulaştığımda, duvarın annelere yazılmış içten sözlerle, fotoğraflarla kaplandığını gördüm. 

Hiç düşünmeden döküldü içimdekiler: "İlk gördüğüm, ilk sesini duyduğum, ilk sevgiyi tattığım insan; iyi ki varsın annem. Seni seviyorum." 

İnsan, yüzlerce kişinin kendi annesine bıraktığı sevgi notlarının arasında dururken dünyadaki en evrensel bağın bu olduğunu bir kez daha kavrıyor.

Soyut duyguları somut nesnelere dönüştürmeyi her zaman çok sevdim. Genelde bunu yazarak yaparım. Fakat Temizlik Parçası adlı eser bu yöntemi başka bir boyuta taşıdı. 

 

BEN MUTLU BİRİYMİŞİM

Eser sizden hayatınızdaki üzüntüleri numaralandırıp her birine karşılık gelen taşları üst üste yığmanızı, ardından o listeyi yakıp taş yığınının estetiğini takdir etmenizi istiyor. Aynı şeyi mutluluklar için de yapıp iki yığını kıyaslamanızı bekliyor. 

Taşları üst üste koyarken ve zihnimdeki teraziyi tartarken o an kavradım: Zannettiğim kadar çok üzüntü biriktirmemişim meğer. Sandığımdan çok daha mutlu bir insanmışım.

O HANGİ EŞİKTİ 

Taşların başından ayrılıp serginin içinde yürümeye devam ederken karşıma bu kez Kapılar çıktı.

Kapı dediğimiz şeyin işlevi aslında çok belli. Açılır, kapanır, bir yeri başka bir yerden ayırır. Bir taraftan öbür tarafa geçersiniz. Yoko Ono ise kapıları duvarlarından ayırmış, onları alıştığımız görevlerinden kurtarmıştı. Ortada kapılar vardı ama sizi bir yerden başka bir yere geçirmek zorunda değillerdi. Aralarından dolaşabiliyor, etraflarında yürüyebiliyor, isterseniz hiçbirinden geçmeden yolunuza devam edebiliyordunuz.

Duvarlar ortadan kalkınca kapıların anlamı da değişiyordu.

Türkçenin bir kapı parçasına ne kadar geniş bir anlam yüklediğini düşündüm: eşik. 

Türk Dil Kurumuna göre eşik; kapının altında bulunan, üzerinden geçip gittiğimiz bölüm. Ama aynı kelimeyi hayatın önemli dönemeçleri için de kullanıyoruz. 

Bir kararın, yeni bir başlangıcın, değişimin “eşiğinde” oluyoruz.

Hayatımız kaç eşikten oluşuyor?

Kaç kapının önünde bekliyoruz, kaçını açıyoruz, kaçından dönüyoruz? Bazen ardında ne olduğunu bilmediğimiz için girmiyoruz. Bazen bir kapı yüzümüze kapanıyor sonra başka bir kapı açılıyor. Bazen de yıllarca açmaya uğraştığımız kapının aslında çevresinden dolaşabileceğimizi çok geç fark ediyoruz.

AYNI KORKULARDAN GEÇMİŞİZ 

ve Yükseliş..

Duvarlarda kadınların yaşadıklarını anlattıkları metinler vardı. A4 kâğıtlara yazılmış hayat parçaları… Yanlarında kadınların gözlerinin fotoğrafları.

Birinden diğerine geçerek okumaya başladım.

Kadınların hayatlarının farklı yerlerinde karşılaştıkları baskılar, korkular, tedirginlikler, ayakta kalma çabaları, kendilerini var etme mücadeleleri…

“Biz kadınlar dünyanın neresinde olursak olalım benzer şeyleri yaşamışız” diye düşündüm.

Başka şehirlerde, başka ülkelerde, başka evlerde aynı korkulardan geçmişiz. Aynı biçimde küçümsenmiş, mücadele etmiş, bazen sesimizi çıkarmış, bazen susmak zorunda kalmış, sonra yeniden ayağa kalkmışız.

Her metnin yanında bir çift göz vardı.

Okudukça o gözlere tekrar bakıyordum.

Bir süre sonra burada yazılanları bir serginin parçası gibi göremedim; karşımda gerçek hayatlar vardı.

İşte orada gözlerim doldu.

“kalbini dinle

sezgilerine kulak ver

manifestonu ortaya koy

önünde engel yok

 

cesaretin olsun

öfken olsun

hepimiz birlikteyiz 

kalbini dinle.

sezgilerine kulak ver

manifestonu ortaya koy

kafa karışıklığı yok

 

cesaretin olsun

öfken olsun

yükseliyoruz”

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.