Gece Yarısı Kütüphanesi’nden Çıkınca

Geçenlerde Matt Haig’in "Gece Yarısı Kütüphanesi" kitabını okudum. Hani şu, hayatta verdiğimiz her farklı kararın bizi bambaşka bir hayata götürdüğü o meşhur hikâye. "Ya öyle değil de böyle yapsaydım?" dediğimiz anların birer kitaba dönüştüğü o kütüphane fikri çok çarpıcı gelmişti bana. İster istemez durup kendi hayatıma şöyle bir uzaktan baktım. 

"Acaba başka seçimler yapsaydım hayatım nasıl olurdu?"

Aslında hepimizin zaman zaman yaptığı bir şey bu.
Başka bir şehirde olsaydım…
Başka bir meslek seçseydim...
Şu fırsatı değerlendirseydim...
Şunu söyleseydim...
Bunu yapmasaydım...

İnsan zihninin ‘alternatif benlikler’ üretme alışkanlığı.

Dönüp kendi hayatıma baktığımda, düz bir çizgi görmüyorum. Daha çok birbirine bağlanan yollar görüyorum. Çünkü hayatımın önemli dönemeçlerine baktığımda, o gün anlam veremediğim birçok şeyin yıllar sonra başka bir kapı açtığını görüyorum.

Şu an yerel bir gazetede çalışıyorum, basın yayın okudum. Ama lisedeki web tasarım geçmişimi düşününce gülümsüyorum. Tasarım kısmını ne kadar seviyorsam, o kodlama bana o kadar uzaktı ki…

Üniversite bölümümü seçerken bir arkadaşımın, "Sen olaylara geniş perspektiften bakabiliyorsun, sunucu üslubun var" demesi meğer hayatımı nasıl da şekillendirmiş. Lise ve üniversitede yaptığım stajlar da cabası; orada sosyalleşip iletişim becerilerimi keşfetmeseydim, bugün bu satırları yazıp sizinle dertleşiyor olamazdım.

Hayattaki "kötü" dediğimiz kırılma noktaları da ilginç. Mesela Lise 1’de sınıfta kalışım... O dönem benim için dünyanın sonu gibiydi, büyük bir hayal kırıklığıydı. Sonra ne oldu? Eğitim sistemindeki bir değişiklikle ortalamam tuttu ve aynı dönemde Lise 2’den devam edebildim. Hâlâ hayatımın en şanslı anı odur bence.
Ya da üniversite hikayem... Mezuna kalmayı hiç istemezken, sırf bir arkadaşımın teşvikiyle İstanbul'a çok uzak olan Malatya'ya gidip, orada yapamayıp dönüşüm... 
Tiyatro ve fotoğrafçılık eğitimleri aldım bu dönemde. Fotoğraf makinesi hep boynumda kaldı ama tiyatroda oynamakla ilgilenmedim, sadece iyi bir izleyici oldum. Fakat o sıralar yaptığım diksiyon çalışmaları, yıllar sonra dahil olduğum şiir grubunda o kadar işime yaradı ki... İnsan gerçekten yaşarken bazı şeylerin nereye bağlanacağını bilemiyor.

O dönem zor gelse de beni Kırklareli'ne götüren yolun başlangıcıymış meğer. Kırklareli'nde, o sevdiğim sıcak Trakya insanının arasında çok mutluydum. Elbette çok sıkıldığım, yapacak hiçbir şey bulamadığım zamanlar oldu ama iyi ki olmuş. O can sıkıntıları sayesinde üniversitede deli gibi kitap okudum ve o kitaplar bana bugün dünyayı okuma becerisi kattı.

Küçük yaşlarda spiritüel konularla ilgilenmem, maneviyata yönelmem, arkadaşlarımın o dönem bana tatlı tatlı "Pollyanna" demesi... Bazen, "Acaba daha maddi hedeflerim mi olsaydı?" diye sormuyor değilim kendime. Ama 2019'da, çok mutsuz olduğum sıradan bir günün ortasında hayatımın anlamını, beni gerçekten neyin mutlu ettiğini fark ettim. Yıllar sonra çok güvendiğim bir dernekte gönüllü olarak yer almaya başlamam da aslında o günlerdeki arayışımın bir sonucuydu.

Elbette kendimde eksik bulduğum konular var. Mesela sporla aramda bir türlü o kesişme yaşanmadı, hayatıma daha fazla katmalıyım diyorum hep. Beynimin linguistik bölümünün çalışmadığını düşünüyorum (?)  Mezun olduktan sonra çok kısa sürede çalışma hayatına atılmanın getirdiği koşturmacalarım da var.

Ama geriye dönüp baktığımda, "Keşke daha iyi bir evde, daha başka bir ailede doğsaydım" demiyorum hiç. Mahalleden ve liseden bugüne taşıdığım o uzun süreli dostluklarıma, aileme, sevgili eşime bakıyorum ve "Ne kadar güzel bir hayatım varmış" diyorum.

Eğer o kitapta anlatılan kütüphanede önüme sınırsız seçenek sunulsaydı, gidip yine kendi hayatımı seçerdim. 
Tüm bu düşüncelerimle, bu deneyimlerimle, hatalarımla ve şanslarımla "Elif" olmayı tercih ederdim.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.
  • Ceyda Vural24 Haziran 2026 12:16

    Merhabalar Elif hanım ve değerli okuyanlar. Ben de kendi “Kelebek Etkimi” paylaşmak isterim. Çocukluğumdan beri resim çizdim hep sınıfın ressamı bendim. Hocamın yanlış yönlendirmesiyle bi gazla eğitimsiz şekilde Lisede Resim bölümü sınavına girdim büyük bir egoyla ancak kazanamadım çünkü eğitimsizdim tek başına resim çizebilmek yeterli olmuyor. Sonrasında ben de Bilişim bölümü okudum ve ordaki hocalarım sayesinde Tuvaller yaptım, yarışmalara katıldım 1. Oldum. Üniversite beni RTV okumaya itti. Reklamlar, belgeseller, sokak röportajları çektik çokta ve şehrin tiyatrosunda roller aldım. Dgs ile tamamlamak istedim ancak tekrar baştan başlamış bulundum ve kötü bi semtteydim. Bu yüzden pes etmeyip tekrar üniverside Güzel sanatlar fakultesinde sınavlara girdim. Resim bölümü mezunuyum ve Nailartistim. Söylediğimde “neden kendi bölümünden devam etmedin?” Sorusunu çokça alıyorum. Aslında yanlış bi düşünce. Resim bölümü okurken tuvaller tasarımlar yaptım. Yetmedi kendi tırnaklarıma yapmaya başladım. Kalmış olduğum yurtta duyuldu önce. Öğrencilere yaptım. Sonrasında fakültemde duyuldum hocalarım kendi tırnaklarına istedi ve böylece ben bu işi yapmak istedim. Şu anda sevdiğim işi yapıyorum ve artık çizimlerimi, sanatımı koca tuvallere değil minik tuvaller olan tırnaklara yapıyorum. Tiyatro, RTV ve Resim okumakla gelen diksiyon eğitimim, iletişim becerim ve çizimlerim; bugün danışanlarımla kurduğum bağın, onları doğru anlayabilmemin ve hayallerindeki tasarımları ortaya çıkarabilmemin en büyük destekçisi oldu. Bir zamanlar başarısızlık gibi görünen yolların aslında beni tam da olmam gereken yere getirdiğini gördüm. Kelebek etkisi bazen tek bir kararla değil, vazgeçmeyip yoluna devam etmekle başlıyor.