
… KUZU POSTUNA BÜRÜNDÜRÜLMÜŞ YALANLAR
Kahramanlaştırılmış, tabulaştırılmış, aslında bu millete tarihinde hiç görülmemiş hainlikleri, zulmü ve kötülükleri ardı ardına yapan, sahte kahramanlardan, ancak düşünen, soran, sorgulayan, araştıran, objektif olabilen, aklını kullanan, işleten insanlar kurtulabilir.
Allah’ım; razı olmadığın bir düşünceye inanıp onu doğru sanmaktan, yanlışı sevip savunmaktan, sevgimizi ve öfkemizi hakikatin önüne geçirmekten; bizi, sevdiklerimizi ve bütün müminleri muhafaza eyle.
İnsanların bir kişi hakkındaki kanaati, çoğu zaman o kişinin gerçekte kim olduğundan çok, kendilerine nasıl anlatıldığına göre şekillenir.
Bir insan bize hain, zalim, katil veya din düşmanı olarak tanıtılırsa ondan nefret ederiz. Aynı insanın geçmişi, yaptıkları ve niyetleri gizlenir; üzerine kahramanlık elbisesi giydirilerek “Sizi kurtardı, millet için savaştı, insanlığa hizmet etti” denilirse bu defa onu sever, sayar ve yüceltiriz.
Demek ki bazen sevdiğimiz veya nefret ettiğimiz kişi, gerçek insan değil; zihnimize yerleştirilen hikâyedir.
Bir insanı yalnızca ağır suçlamalarla tanımak ne kadar yanlışsa onu kusursuz ve sorgulanamaz bir kahraman olarak kabul etmek de o kadar yanlıştır. Bir tarafta karalama ve şeytanlaştırma, diğer tarafta abartma ve kutsallaştırma vardır. Her iki yöntemin ortak amacı, insanın araştırmasını ve kendi kararını vermesini engellemektir.
Propaganda önce insanın aklını değil, duygularını yönetir. Korku, nefret, öfke veya hayranlık oluşturur; ardından bu duyguların üzerine hazırlanmış bir anlatı kurar.
İnsan öfkelendiğinde araştırmayı, hayran olduğunda sorgulamayı bırakır.
Sevdiğimiz bir kişi hakkında olumsuz bir bilgi duyduğumuzda onu hemen reddederiz. Sevmediğimiz biri hakkındaki en ağır iddiayı ise delil aramadan kabul edebiliriz. Oysa adalet, sevdiğimize ve sevmediğimize aynı ölçüyü uygulayabilmektir.
Kur’an şöyle buyurur:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur.” Mâide, 5/8
Bir kişiyi sevmemiz onun bütün yaptıklarını doğru hâle getirmez. Bir insana karşı olmamız da onun hakkında söylenen her suçlamayı gerçek yapmaz.
Sorgulanamayan insanlar
Bir toplumda bazı kişiler hakkında soru sormak yasaklanmışsa orada bilgi değil, dogma oluşmuştur.
Bir kişinin adı, sözü, resmi, heykeli veya hatırası sürekli biçimde yüceltiliyor; ona yöneltilen en küçük eleştiri bile büyük bir öfkeyle karşılanıyorsa zamanla bir kişilik kültü (Kült, bir kişi, düşünce, nesne veya inanç çevresinde oluşan aşırı bağlılık, yüceltme ve tapınmaya yakın hayranlık demektir.) meydana gelir.
Daha da düşündürücü olanı, bazı insanların Allah, din, peygamber ve kutsal değerler hakkında söylenen ağır sözleri fikir özgürlüğü adına hoşgörüyle karşılamalarına rağmen sevdikleri bir insan eleştirildiğinde büyük bir telaş ve öfke göstermeleridir.
“Bu konuyu konuşmayalım.”
“Seni dinlemek istemiyorum.”
“O bizim için çok önemlidir.”
Bu tavır, insanı hakikatin önüne geçirme tehlikesi taşır.
Hiçbir lider, siyasetçi, tarihî kişilik, yazar, şair, din adamı veya düşünür eleştirilemez değildir. Hiçbir insan Allah’tan, vahiyden ve adaletten üstün tutulamaz.
Bir kişinin millet için yaptığı hizmetleri kabul etmek, yanlışlarını görmezden gelmek anlamına gelmemelidir. Hatalarını eleştirmek de yaptığı bütün olumlu işleri inkâr etmeyi gerektirmez.
Hakikat, insanları bütünüyle melek veya şeytan olarak göstermekten değil; sözlerini, davranışlarını ve meydana getirdikleri sonuçları adaletli biçimde değerlendirmekten doğar.
Zihinler nasıl şartlandırılır?
Bir düşünce yalnızca kitaplardan öğrenilmez.
Eğitim, sanat, üniversiteler, medya, devlet kurumları, törenler, filmler, diziler, gazeteler, radyo ve televizyonlar aynı anlatıyı sürekli tekrar ettiğinde o düşünce toplumun ortak ezberine dönüşür.
Çocuk daha dünyayı tanımaya başladığı andan itibaren belli isimler, semboller ve hikâyelerle karşılaşır. İlkokulda başlayan telkin; ortaokulda, lisede, üniversitede, iş hayatında ve sosyal çevrede devam eder.
Aynı mesaj okullarda, meydanlarda, kamu kurumlarında, törenlerde, sosyal medyada ve hayatın hemen her alanında tekrarlandığında insan, kendisine öğretileni sorgulanması gerekmeyen mutlak gerçek olarak kabul edebilir.
Yıllar boyunca zihne işlenen bir anlatının yanlış veya eksik olabileceğini kabul etmek kolay değildir. Çünkü insanın sorgulaması gereken yalnızca bir tarih bilgisi değil, çocukluğundan beri kurduğu bütün düşünce dünyasıdır.
Bu yüzden insanlar güçlü delillerle karşılaşsalar bile eski kabullerini terk etmekte zorlanabilirler.
Millî duyguların istismarı
Bu millet vatanını ve devletini sever. Gerektiğinde vatanını canından aziz bilir.
İnsanlara bir kişinin ülkeyi kurtardığı, milleti yeniden ayağa kaldırdığı, bağımsız ve millî bir devlet kurduğu anlatılmışsa o kişiyi sevmeleri doğaldır. Çünkü toplum, doğru olduğuna inandığı bir kurtuluş hikâyesini savunmaktadır.
Bu nedenle halkı küçümsemek ve tamamını kötü niyetli ilan etmek doğru değildir.
Asıl sorulması gereken şudur:
Milletin temiz vatan sevgisi kimler tarafından, hangi araçlarla ve hangi amaçlar uğruna yönlendirilmiştir?
Millî duygular kişileri kutsallaştırmak, yanlışları görünmez kılmak veya belirli çıkar düzenlerini sürdürmek için kullanılıyorsa burada millet değil, milletin samimi sevgisini istismar edenler sorgulanmalıdır.
İnsanların büyük bölümünün amacı dinine, milletine veya tarihine düşmanlık etmek değildir. Onlar, doğru olduğuna inandırıldıkları anlatıyı koruduklarını düşünürler.
Bu yüzden toplumu uyandırmanın dili hakaret değil; belge, bilgi, sabır ve adalet olmalıdır.
Tarihi kim yazıyor?
Tarih yalnızca meydana gelen olaylardan değil, o olayların kimler tarafından ve nasıl anlatıldığından da oluşur.
Kazananlar kendilerini kahraman, karşılarındakileri hain olarak yazabilirler. Gücü elinde tutanlar kendi hatalarını gizleyip başarılarını büyütebilirler.
Ancak resmî anlatıya karşı çıkan her iddiayı sorgulamadan doğru kabul etmek de başka bir yanlışa düşmektir.
Tarihî şahsiyetleri değerlendirirken farklı kaynakları okumalı, belgeleri incelemeli, dönemin şartlarını anlamalı, sözlerle uygulamaları karşılaştırmalı ve alınan kararların toplumsal sonuçlarına bakmalıyız.
Bir kişinin heykelinin dikilmesi onun kusursuz olduğunu göstermez. Bir kişinin adının tarih kitaplarından silinmesi de onun mutlaka suçlu olduğunu kanıtlamaz.
Ölçümüz isimler, sloganlar ve törenler değil; hakikat, adalet ve delil olmalıdır.
Sorgulamak düşmanlık değildir.
Sorgulamak; hakaret etmek, iftira atmak veya insanları aşağılamak da değildir.
Sorgulamak:
“Bunun delili nedir?”
“Bu bilgiyi kim aktarıyor?”
“Başka kaynaklar ne söylüyor?”
“Anlatılanların tamamı mı veriliyor?”
“Gizlenen veya bağlamından koparılan bilgiler var mı?”
Diye sorabilmektir.
Bir insan gerçekten kahramansa araştırma onun değerini azaltmaz, aksine sağlamlaştırır. Gerçekten büyük yanlışlar yapmışsa propaganda onu sonsuza kadar koruyamaz.
Hakikat araştırılmaktan zarar görmez. Araştırmadan zarar gören yalnızca yalandır.
Bir haber geldiğinde
Kur’an, duyduğumuz haberler karşısında çok açık bir ölçü ortaya koyar:
“Ey iman edenler! Size bir fâsık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.”
Hucurât suresinin 6. ayeti, günümüzdeki haberler, sosyal medya paylaşımları, tarih anlatıları, siyasi konuşmalar, fotoğraflar, karikatürler ve videolar için de temel bir ahlak ölçüsüdür.
Bir iddia duyduğumuzda şunları sormalıyız:
Bu bilgiyi kim söylüyor?
Kaynağı nedir?
Ortada belge ve güvenilir delil var mı?
Karşı görüş ne diyor?
Bilginin tamamı mı veriliyor, yoksa yalnızca işlerine gelen kısmı mı?
Bizi bilgilendirmeye mi, yönlendirmeye mi çalışıyorlar?
Ne yazık ki çoğu zaman bunları yapmıyoruz. Bize sunulanı hızla kabul ediyor, başkalarına aktarıyor ve zamanla tartışılmaz bir gerçek gibi savunuyoruz.
Çünkü araştırmak zahmetlidir; inanmak kolaydır.
Sorgulamak cesaret ister. İnsan, yıllarca doğru bildiği bir şeyin yanlış çıkmasından çekinir. Sevdiği bir kişinin kusurlu olabileceğini veya nefret ettiği birinin haksızlığa uğramış bulunabileceğini kabul etmek istemez.
Kur’an ise şöyle uyarır:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.” İsrâ, 17/36
“Bana böyle anlatıldı” demek, insanı sorumluluktan bütünüyle kurtarmaz, yanlışın sorumluluğunu bütünüyle ortadan kaldırmaz.
Çünkü insan yalnızca neye inandığından değil, neden inandığından da sorumludur.
Başarılı olmak haklı olmak değildir
Bir tarihî kişinin kendi dünya görüşü ve hedefleri doğrultusunda son derece etkili çalışmalar yapmış olması mümkündür.
Kurumlar oluşturmuş, düşüncelerini topluma kabul ettirmiş ve kendisinden sonraki nesilleri derinden etkilemiş olabilir.
Bu durum, onun kendi amaçları açısından başarılı olduğunu gösterebilir.
Ancak başarı, yapılanların ahlaken veya dinen doğru olduğu anlamına gelmez.
Bir hareketin iktidar olması onun haklı olduğunu kanıtlamaz. Bir düşüncenin devlet düzenine dönüşmesi de mutlak doğru olduğunu göstermez.
Tarih boyunca haklı olduğu hâlde yenilenler, haksız olduğu hâlde iktidar olanlar bulunmuştur.
Bu nedenle ölçümüz güç, başarı ve yaygınlık değil; hakikat ve adalet olmalıdır.
Müminin sevgi ölçüsü
Mümin için sevgi ve bağlılığın en yüksek ölçüsü Allah’ın rızasıdır.
Hiçbir insan, makam, aile, millet, lider veya ideoloji Allah’ın emirlerinin önüne geçirilemez.
Kur’an; Allah’a ve Resulü’ne karşı mücadele eden, inananlara zulmeden ve hakkı ortadan kaldırmaya çalışan anlayışların desteklenmemesi gerektiğini bildirir.
Mücâdele suresinin 22. ayeti, en yakın akrabalar dahi olsalar Allah’a ve Resulü’ne karşı çıkanlarla gönülden bağlılık kurulamayacağını ifade eder.
Mümtehine suresinin ilk ayeti, Allah’ın ve müminlerin düşmanlarının dost ve sırdaş edinilmemesi gerektiğini bildirir.
Âl-i İmrân suresinin 28. ve Nisâ suresinin 144. ayetleri de inananları bırakıp inkârcı ve düşmanca tutum içindeki çevreleri rehber edinme konusunda müminleri uyarır.
Ancak bu emirler, insanlara karşı adaletsiz davranma hakkı vermez.
Mümin herkesi sevmek zorunda değildir; fakat herkese adaletli davranmak zorundadır.
Bir kişiye gönülden yakınlık duymamak başka, ona iftira etmek veya hakkını çiğnemek başkadır.
İslam, kötülüğü desteklememeyi emrettiği gibi düşman kabul edilen insanlara karşı dahi adaletten ayrılmamayı emreder.
Güzel sözlere aldanmamak
Kur’an, konuşması ve görünüşüyle insanları etkileyen; fakat eline yetki geçtiğinde bozgunculuk çıkaran kişiler konusunda da uyarır.
Bakara suresinin 204 ve 205. ayetlerinde, sözleri insanın hoşuna giden; fakat yetki elde ettiğinde yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışan kişilerden söz edilir.
Bu ölçü bugün de geçerlidir.
Güzel konuşmak, güçlü görünmek, büyük sloganlar kullanmak veya sürekli halkın iyiliğinden söz etmek bir insanın gerçekten adaletli olduğunu kanıtlamaz.
Önemli olan sözler değil, uygulamalardır.
Bir yönetimin veya düşüncenin sonucunda;
Adalet mi yaygınlaşıyor?
Zulüm mü artıyor?
Toplumun maddi ve manevi değerleri mi korunuyor?
Yoksa insanlar kendi tarihinden, kültüründen ve inancından mı uzaklaştırılıyor?
Bunlara bakılmalıdır.
Unvanlar da tek başına güvenilirlik ölçüsü değildir.
Akademisyen, profesör, gazeteci, idareci veya siyasetçi olmak insanı kendiliğinden haklı yapmaz. Herkes yanılabilir, çıkar ilişkilerinin içine girebilir veya propagandanın parçası hâline gelebilir.
Bir bilginin doğruluğu söyleyen kişinin makamıyla değil; delili, kaynağı, tutarlılığı ve ortaya çıkardığı sonuçlarla ölçülmelidir.
Aklımızı kiraya vermeyelim
İnsan düşünme sorumluluğunu bir lidere, tarihçiye, din adamına, gazeteciye, televizyon kanalına veya sosyal medya hesabına devredemez.
Başkalarını dinleriz; fakat son kararı aklımız, vicdanımız, vahyin ölçüsü ve güvenilir deliller doğrultusunda vermeliyiz.
Tek taraflı okumak, önümüze konulan kısa ve yönlendirici -hap- bilgilerle yetinmek insanı kolayca propagandanın aracına dönüştürür.
Özellikle sosyal medyada dolaşan kesilmiş konuşmalar, bağlamından koparılmış fotoğraflar, karikatürler, kısa videolar ve sloganlar konusunda dikkatli olmalıyız.
Her paylaşım için şu soruları sormalıyız:
Bunu kim hazırladı?
Hangi amaçla hazırladı?
Görüntü ve sözler gerçek mi?
Konuşmanın öncesi ve sonrası var mı?
İddia başka kaynaklar tarafından doğrulanıyor mu?
Bir kişi veya topluluk hakkındaki ağır suçlamaları araştırmadan paylaşmak hakikate hizmet etmek değildir. Yanlış bilgi yaymak yalnızca bir bilgi hatası değil, aynı zamanda bir insana veya topluma haksızlık yapma ihtimalidir.
Hakikati savunurken adaleti kaybetmemek
Haksızlık ve zulüm karşısında susmak doğru değildir.
Ancak haksızlığa karşı çıkarken başka bir haksızlık üretmemek gerekir.
Mücadelemiz insanlara yönelik kör bir nefret mücadelesi değil; zulme, sömürüye, aldatmaya, inançlara yönelik baskıya ve insanların zihinsel olarak köleleştirilmesine karşı hakikat mücadelesi olmalıdır.
Hakkı savunmak;
İftira atmak,
Hakaret etmek,
İnsanları aşağılamak,
Irkı veya kökeni sebebiyle suçlamak
Ve şiddeti teşvik etmek değildir.
Hakkı savunmak; delille konuşmak, adaletli davranmak, zulme karşı çıkmak ve doğruyu ortaya koymaktır.
Karşı duruşumuz insanların doğuştan gelen kimliklerine değil; yanlış, zalim ve insan onuruna aykırı anlayışlara yönelmelidir.
Hülâsa-i Kelâm
Bize birini canavar gibi anlattıklarında hemen nefret etmeyelim.
Birini kusursuz kahraman olarak sunduklarında da hemen kutsamayalım.
İddiaları araştıralım. Kaynakları karşılaştıralım. Delil isteyelim. Karşı görüşleri dinleyelim. Duygularımızın aklımızı esir almasına izin vermeyelim. Heyecanımızı aklımızın kontrolüne verelim.
Çünkü bazen kurtarıcı diye alkışlanan insan, anlatıldığı gibi olmayabilir. Bazen de düşman diye nefret ettirilen bir kişi büyük bir haksızlığa uğramış olabilir.
İnsanları söylentilerle değil, yaptıklarıyla;
Sloganlarla değil, belgelerle;
Propagandayla değil, hakikatle değerlendirelim.
Hiçbir insanı Allah’ın, Kur’an’ın ve adaletin önüne geçirmeyelim. Hiçbir kişiyi sorgulanamaz hâle getirmeyelim. Sevdiğimiz insanların yanlışlarını savunmayalım; sevmediğimiz insanlara da haksızlık yapmayalım.
Mümin herkesi sevmek zorunda değildir; fakat herkese adalet borçludur.
Kuzu postunun altında ne olduğunu görebilmek için yalnızca gözlerimizi değil; aklımızı, vicdanımızı ve imanımızı da açık tutalım.
Bize sunulan her şeye inanmak kolaydır.
Asıl cesaret; araştırmak, sorgulamak, yanıldığını kabul edebilmek ve bedeli ne olursa olsun hakikatin peşinden gitmektir.
Allah’ım; doğruyu doğru olarak görüp ona uymayı, yanlışı yanlış olarak görüp ondan uzak durmayı bizlere nasip eyle.
Bizi kişilere kul olmaktan, yalanın savunuculuğunu yapmaktan, haksızlığı alkışlamaktan ve hakikati gördüğümüz hâlde susmaktan muhafaza eyle.
Âmin.
Unutma ki;
Furkan ile hakkı bâtıldan ayıramayanın
basireti zamanla körelir.
Ferasetten mahrum kalan,
gördüğünü sanır ama hakikati ıskalar.
Olayların arkasındaki hakikati göremez;
Hikmetle yoğrulmayan bilgi,
insanı yükseltmez; yalnızca yük olur.
İzan ise;
aklı kibirden, kalbi savrulmaktan koruyan, dengeleyen
son ölçü, son denge, son terazidir.
Ve bil ki;
Önyargısız, samimi ve cesurca sorgularsan,
hakikat sana bilgi olarak değil,
hikmet olarak sunulur.
Bu yolculukta seni ileri taşıyacak olan;
ne kalbin tek başına sesi
ne de aklın kuru hesaplarıdır.
Seni hakikate ulaştıracak olan,
Kalbin sesiyle aydınlanan bir akıl,
aklın ışığıyla derinleşen bir kalptir.
—
erolyazıcı /abbeyt♥️
hakikat yolunda bir yolcu
21.07.2026, salı

