
… Gerçeğin peşinde
Hakikat, İnanç ve Propaganda Karşısında İnsanın Sorumluluğu, duruşu
Allah’ım;
Razı olmadığın bir düşünceye inanıp onu doğru sanmaktan, yanlış bir kişiyi veya görüşü bilinçsizce savunmaktan, sevgimizi ve bağlılığımızı hakikatin önüne geçirmekten bizi, sevdiklerimizi ve bütün müminleri muhafaza eyle.
Kuzu Postuna Büründürülmüş Yalanlar
Size bir insanı şöyle anlatsalar:
“Çocuk istismarcısıdır, haindir, katildir, din düşmanıdır, zalimdir…”
Bu ağır iddiaların doğru olduğuna kesin biçimde inansanız, o kişiye sevgi ve saygı duyar mıydınız? Elbette hayır. Ondan uzak durur, belki de yaptıklarından dolayı hesap vermesini isterdiniz.
İnsan bazen bir kişiyi gerçekte olduğu hâliyle değil, kendisine anlatıldığı biçimiyle tanır. Birileri hakkında bize sürekli kötülük, ihanet, zulüm ve düşmanlık hikâyeleri anlatılırsa o kişiden nefret etmeye başlarız. Aynı kişi, kahramanlık ve kurtarıcılık elbisesi giydirilerek anlatıldığında ise ona sevgi, saygı ve hayranlık duyabiliriz.
Demek ki çoğu zaman sevdiğimiz veya nefret ettiğimiz şey, kişinin gerçek kimliği değil; onun hakkında zihnimize yerleştirilen anlatıdır.
Bir insan bize yalnızca ağır suçlamalarla tanıtılırsa ondan uzaklaşırız. Aynı insanın hataları gizlenir, üzerine kusursuz bir kahramanlık görüntüsü yerleştirilir ve yıllarca “Sizi kurtardı, millet için savaştı, bütün iyilikleri o yaptı” denilirse bu defa onu eleştirilmesi mümkün olmayan bir kişi olarak görmeye başlayabiliriz.
Oysa her iki yöntem de insanın düşünmesini engeller.
Bir tarafta karalama ve şeytanlaştırma, diğer tarafta abartma, kutsama ve sorgulanamaz hâle getirme vardır. Yöntemler farklı görünse de sonuç aynıdır: İnsan hakikate değil, kendisine sunulan hikâyeye teslim edilir.
Oysa olması gereken ney, neyse o …
Bundan NEDEN korkulur?
Niçin, neyse o, bilinmek istenmez, bilinsin istenmez.
Önce Duygular Yönetilir
Propagandanın amacı, insanlara yalnızca ne düşüneceklerini öğretmekten önce, hangi duyguyu hissetmeleri, yaşamaları gerektiğini belirlemektir. Önce korku, nefret, öfke veya hayranlık oluşturulur; Ardından bu duyguların üzerine hazırlanmış bir tarih, kahramanlık ya da düşmanlık hikâyesi kurulur.
İnsan öfkelendiğinde araştırmayı,
Hayran olduğunda sorgulamayı bırakır.
Ancak biz çoğu zaman bunları yapmıyoruz. Bize sunulanı hızla kabul ediyor, tekrar ediyor ve zamanla tartışılmaz bir gerçekmiş gibi kutsayarak savunuyoruz.
Bu nedenle propagandanın en güçlü silahı yalanın kendisinden önce, duyguların yönetilmesidir.
- Bir kişiye karşı aşırı sevgi oluşturulduğunda onun söylediği ve yaptığı her şey doğru kabul edilmeye başlanır. Hataları görülmez, yanlışları gerekçelendirilir, eleştirenler düşman veya hain ilan edilir. Böylece insan, hakikati savunmak yerine sevdiği kişinin avukatlığına soyunur.-
Bir kişiye karşı aşırı nefret oluşturulduğunda da aynı zihinsel körlük ortaya çıkar. O kişi hakkında söylenen en ağır iddialar delil aranmadan kabul edilir. Çünkü nefret, insanın doğrulama ihtiyacını ortadan kaldırır.
Adalet ise, sevdiğimiz kişiye başka, sevmediğimiz kişiye başka ölçü uygulamamaktır.
Kur’an’ın uyarısı açıktır:
Kur’an şöyle buyurur:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur.” Mâide, 8
Mâide suresinin 8. ayetinde bildirilen bu ölçü, yalnızca düşman kabul ettiklerimiz için değil, sevdiğimiz ve bağlı olduğumuz kişiler için de geçerlidir. Bir insanı seviyor olmamız onun yanlışlarını doğru yapmaz; ona karşı olmamız da hakkında söylenen her iddiayı gerçek hâle getirmez.
Kişilik Kültü ve Sorgulanamayan İnsanlar
(Kişilik kültü, bir liderin, siyasetçinin, yöneticinin veya tanınmış kişinin olağanüstü, yanılmaz, kurtarıcı ve eleştirilemez biriymiş gibi yüceltilmesi demektir.
Bu durumda kişinin fikirlerinden veya yaptığı işlerden çok, doğrudan şahsı merkeze alınır. Portreleri, sözleri, adı ve hayatı sürekli öne çıkarılır; başarılar yalnızca ona bağlanır, hataları ise görmezden gelinir veya başkalarına yüklenir.
Kişilik kültünün başlıca belirtileri şunlardır:
- Liderin sürekli övülmesi ve “tek kurtarıcı” olarak sunulması
- Eleştirinin ihanet veya düşmanlık sayılması
- Devletin, partinin ya da kurumun kişiyle özdeşleştirilmesi
- Medya, eğitim ve sanat yoluyla kişinin idealize edilmesi
- Başarıların lidere, başarısızlıkların çevresindekilere yüklenmesi
- Liderin sözlerinin tartışılmaz doğru kabul edilmesi
Lideri sevmek veya saygı göstermek, tek başına kişilik kültü değildir. Kişilik kültü, sevginin ölçüsüz yüceltmeye, sorgusuz itaate ve eleştiri yasağına dönüşmesiyle ortaya çıkar.
Örnek cümle:
“Bir ülkede bütün başarılar tek kişiye bağlanıyor ve o kişiyi eleştirmek yasaklanıyorsa, orada kişilik kültünden söz edilebilir.”)
Bir toplumda herhangi bir tarihî ya da siyasi kişilik eleştirilemez hâle gelmişse orada artık sağlıklı bir düşünce ortamından söz etmek zordur.
Bir kişinin adı, sözü, resmi, heykeli veya hatırası sürekli biçimde kutsallaştırılıyor; ona yöneltilen en küçük eleştiri bile büyük bir öfkeyle karşılanıyorsa zamanla bir kişilik kültü meydana gelir.
İnsanların Allah, din, peygamber ve kutsal değerler hakkında söylenen ağır sözlere kayıtsız kalırken bir insan hakkındaki eleştiriler karşısında büyük bir hassasiyet göstermeleri ciddi bir çelişkidir.
Allah hakkında ileri geri konuşulmasını düşünce özgürlüğü veya nezaket adına dinleyen bir insanın, sevdiği bir kişi eleştirildiğinde ellerini havaya kaldırarak “Bu konuyu konuşmayalım, seni dinlemek istemiyorum” demesi düşündürücüdür.
Hiçbir insan, Allah’tan ve hakikatten daha üstün tutulamaz.
Hiçbir lider, tarihî kişilik, din adamı, siyasetçi, yazar veya düşünür eleştirilemez değildir. Bir insanı sevmek, onun her davranışını savunmayı gerektirmez. Bir kişinin millet için yaptığı hizmetleri kabul etmek, hatalarını görmezden gelmek anlamına gelmemelidir.
Aynı şekilde bir kişinin yanlışlarını eleştirmek de onun yaptığı bütün olumlu işleri inkâr etmeyi gerektirmez.
Hakikat, kişileri bütünüyle melek veya şeytan olarak göstermekten değil; sözlerini, davranışlarını, eserlerini ve sonuçlarını adaletli biçimde değerlendirmekten doğar.
Zihinler nasıl şartlandırılır?
Bir düşünce yalnızca kitaplarla öğretilmez. Eğitim, sanat, medya, üniversiteler, resmî kurumlar, törenler, filmler, diziler, gazeteler, radyo ve televizyonlar aynı anlatıyı sürekli tekrar ettiğinde bu düşünce zamanla toplumun ortak ezberine dönüşür.
Çocuk, daha dünyayı tanımaya başladığı andan itibaren belirli isimler, semboller ve hikâyelerle karşılaşır. İlkokulda başlayan bu anlatı ortaokulda, lisede, üniversitede, iş hayatında ve sosyal çevrede devam eder.
Ve çocuğa daha doğar doğmaz;
İlkokulda, ortaokulda, lisede, üniversitede, iş hayatında, kamu kurumlarında, okullarda, sosyal ortamlarda, sosyal medyalarda, tüm TV, radyo kanallarında, işitsel ve görsel medyalarda, kısacası hiçbir alanı es geçmeyerek, boş bırakmayarak, kesintisiz ve abartılı bir şekilde,
Aynı mesaj;
Okullarda,
kamu kurumlarında,
sosyal ortamlarda,
törenlerde,
gazetelerde,
televizyonlarda,
filmlerde,
dizilerde,
sosyal medya paylaşımlarında
ve hayatın hemen her alanında tekrar edilir.
Tekrar edilen bilgi, zamanla sorgulanması gerekmeyen bir gerçek gibi algılanır. Çocuğun zihnine işlenen düşünce, adeta mermere kazınmışçasına kalıcı hâle gelebilir.
Böyle yetişen bir insanın, yıllarca kendisine anlatılanların yanlış veya eksik olabileceğini kabul etmesi kolay değildir. Çünkü sorgulaması gereken yalnızca tarihî bir anlatı değil, çocukluğundan beri kurduğu bütün zihinsel dünyadır.
Bu nedenle insanlar, güçlü delillerle karşılaşsalar bile alıştıkları kabulleri terk etmekte zorlanabilirler.
Millî duyguların istismarı
Bu millet, milletini, vatanını ve devletini sever, seviyor. Gerektiğinde vatanını canından aziz bilir, biliyor. Millî değerlere yöneltilen saldırılar karşısında tepki göstermesinin temelinde de bu samimi bağlılık vardır.
O yüzdendir laf söyletmemeler
Sert çıkışlar
O inandırılmıştır,
Kurtarıldığına.
Yeni! Ve medeni! Bir devlet kurulduğuna
Milli bir hareket yapıldığına
Bunlar inandırıldığı için, bunları yapanları da sever
Över, laf söylettirmez
Toz kondurmaz
Coşkuyla, gururla, sevinçle, neşeyle kutlar
Sandığı kurtuluşunu…
Ah be benim temiz kalpli, saf milletim
Bir gün gelecek ve
Bu vatan sevgisi, millet sevgisi
Seni uyandıracak
İnşeeAllah çok geç olmadan …
İnsanlara bir kişinin ülkeyi kurtardığı, milleti yeniden ayağa kaldırdığı, millî ve bağımsız bir devlet kurduğu anlatıldığında o kişiyi sevmeleri doğaldır. Çünkü millet, kendisine anlatılanları doğru kabul ederek vatanını kurtardığına inandığı insanı savunmaktadır.
Peki aynı insanın gerçek kimliği, yaptıkları ve niyetleri sizden gizlense; üzerine güzel bir kahramanlık elbisesi giydirilse ve size şöyle tanıtılsa:
“Büyük bir kahramandır. Sizi kurtardı. Millet için savaştı. İnsanlığa hizmet etti. Fedakârlığın ve cesaretin simgesidir…”
Bu anlatılanların doğru olduğuna inanırsanız, doğal olarak o kişiyi sever, sayar ve yüceltirsiniz.
Demek ki çoğu zaman sevdiğimiz veya nefret ettiğimiz şey, kişinin gerçekte kim olduğu değil; bize nasıl anlatıldığıdır.
Bu nedenle toplumun geniş kesimlerini küçümsemek, aşağılamak veya bütünüyle kötü niyetli ilan etmek doğru değildir.
Asıl sorulması gereken şudur:
Milletin temiz vatan sevgisi kimler tarafından, hangi amaçlarla ve nasıl yönlendirilmiştir?
Bir toplumun millî duyguları; kişileri kutsallaştırmak, yanlışları görünmez kılmak veya belirli çıkar düzenlerini devam ettirmek için kullanılıyorsa burada millet değil, milletin samimi sevgisini istismar edenler sorgulanmalıdır.
İnsanların büyük bir bölümünün amacı dine, millete veya tarihe düşmanlık etmek değildir. Onlar, doğru olduğuna inandırıldıkları anlatıyı savunmaktadırlar.
Bu yüzden uyandırıcı dil hakaret dili değil; belge, bilgi, sabır ve adalet dili olmalıdır.
Ey benim temiz kalpli milletim…
Vatan ve millet sevgisi bir gün hakikati araştırmana da vesile olacaktır. Yeter ki sevginin aklını ve vicdanını tamamen teslim almasına izin verme.
Tarihi kim anlatıyor?
Tarih yalnızca yaşanmış olaylardan meydana gelmez. Tarih, olayları kimin anlattığına ve nasıl yorumladığına göre de biçimlenir.
Kazananlar kendilerini kahraman, karşılarındakileri hain olarak yazabilirler. Gücü, İktidarı elinde tutanlar kendi hatalarını gizleyip başarılarını büyütebilir, rakiplerinin hatalarını öne çıkararak iyi yönlerini görünmez hâle getirebilirler.
Aynı şekilde resmî anlatıya karşı çıkan çevreler de öfke veya ideolojik bağlılık nedeniyle başka bir tek taraflı tarih meydana getirebilirler.
Bu nedenle yalnızca resmî anlatıya inanmak ne kadar yanlışsa, resmî anlatının karşısında yer alan her iddiayı sorgulamadan kabul etmek de o kadar yanlıştır.
Tarihî kişilikleri değerlendirirken;
Farklı kaynakları okumalı,
belgeleri incelemeli,
dönemin şartlarını anlamalı,
sözlerle uygulamaları karşılaştırmalı,
kararların toplumsal sonuçlarına bakmalı
ve iddiaların delillerini araştırmalıyız.
Bir kişinin heykelinin dikilmiş olması onun kusursuz olduğunu göstermez. Bir insanın adının tarihten silinmesi de onun mutlaka suçlu olduğunu kanıtlamaz.
Ölçümüz isimler, sloganlar ve törenler değil; hakikat, adalet ve delil olmalıdır.
Sorgulamak düşmanlık değildir
Bir kişiyi, düşünceyi veya tarihî anlatıyı sorgulamak ona düşman olmak değildir.
Sorgulamak; kötülemek, hakaret etmek veya iftira atmak da değildir.
Sorgulamak; insanları küçük düşürmek anlamına gelmez.
Sorgulamak; “Bunun delili nedir?” diye sormaktır.
Bir haber veya iddia geldiğinde önce şu soruları sormalıyız:
Ne yazık ki insanlar çoğu zaman bunları araştırmadan kendilerine sunulanı kabul ederler. Ardından aynı bilgiyi tekrar ederek yayarlar. Zamanla bu iddia tartışılmaz bir gerçeğe dönüşür.
Sorgulamak:
“Bunun delili nedir?”
“Bu iddia hangi belgeye dayanıyor?”
“Ortada belge ve güvenilir delil var mı?”
“Bu bilgiyi kim söylüyor, aktarıyor?”
“Kaynağı nedir? Başka kaynaklar ne söylüyor?”
“Anlatılanların, bilginin tamamı mı veriliyor, yoksa yalnızca anlatıyı destekleyen bölümü mü, işlerine gelen kısmı mı seçiliyor? tamamı mı veriliyor?”
“Gizlenen bilgiler var mı?”
“Karşı görüş ne diyor?”
“Bizi bilgilendirmeye mi, yönlendirmeye mi çalışıyorlar?”
Diye sormaktır.
Bir kişi gerçekten kahramansa araştırma onun değerini azaltmaz, aksine sağlamlaştırır. Gerçekten ağır yanlışlar yapmışsa propaganda onu sonsuza kadar koruyamaz.
Hakikat araştırılmaktan zarar görmez.
Araştırmadan zarar gören, yalnızca yalan ve yanlış anlatıdır.
Bir haber gelince ne yapmalıyız?
Kur’an, duyduğumuz haberler karşısında nasıl davranmamız gerektiğine ilişkin çok açık bir ölçü ortaya koyar:
Kur’an bize son derece açık bir ölçü verir:
Bir Haber Geldiğinde
“Ey iman edenler! Size bir fâsık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.” Hucurât, 6
Hucurât suresinin 6. ayeti, yalnızca geçmişte yaşanmış belirli bir hadiseyle bir olayla ilgili, sınırlı değildir. Bugün izlediğimiz haberler, tarih anlatıları, siyasi konuşmalar, sosyal medya paylaşımları, fotoğraflar, karikatürler, videolar ve bize aktarılan bütün iddialar için temel bir ahlak ölçüsüdür.
Araştırmak zahmetlidir; inanmak kolaydır.
Sorgulamak cesaret ister.
Çünkü insan, yıllarca doğru bildiği bir şeyin yanlış çıkmasından çekinir. Sevdiği, inandığı bir kişinin hata yapabileceğini, kusurları olabileceğini, nefret ettiği birinin haksızlığa uğramış olabileceğini kabul etmek kolay değildir.
Bu nedenle insanlar çoğu zaman hakikati değil, kendi inançlarını doğrulayan bilgileri tercih ederler.
Oysa Kur’an şöyle uyarır:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.” İsrâ, 36
İsrâ suresinin 36. ayeti, “Bana böyle anlatıldı” sözünün insanı bütün sorumluluktan kurtarmayacağını göstermektedir.
İnsan yalnızca neye inandığından değil, neden inandığından da sorumludur.
Kahraman üretme ve düşman yaratma düzeni
Toplumları yönetmenin en eski yöntemlerinden biri, onlara ortak kahramanlar ve ortak düşmanlar sunmaktır.
Birileri tamamen iyi, kusursuz ve eleştirilemez ilan edilir. Diğerleri ise bütünüyle kötü, hain, şeytanlaştırılmış ve insanlık dışı gösterilir.
Oysa gerçek hayatta insanlar bu kadar tek renkli değildir.
Bir insanın iyi yaptığı işler bulunabilir; fakat bu durum onun bütün yanlışlarını doğru hâle getirmez.
Bir insanın ağır hataları olabilir; bu da onun yaptığı her olumlu, güzel işi yok saymayı gerektirmez.
Bir toplumda bazı isimler hakkında soru sormak yasaklanmışsa orada bilgi değil, dogma vardır.
Bir kişiyi eleştiren herkes hain, gerici veya düşman ilan ediliyorsa o toplumda sağlıklı bir düşünce ortamı kalmamış demektir.
Kişileri kutsallaştırmak da şeytanlaştırmak da hakikati örter.
Hakikat soru sormaktan korkmaz.
Başarı, haklılık anlamına gelmez
Bir tarihî kişiyi objektif değerlendirmek, onun yalnızca güçlü veya zayıf yönlerini sıralamak değildir.
Bir insan kendi inancı, dünya görüşü ve hedefleri doğrultusunda çok etkili çalışmalar yapmış, büyük hizmetlerde bulunmuş olabilir.
Kurduğu sistemi yerleştirmiş, kurumlar oluşturmuş, düşüncelerini topluma kabul ettirmiş ve kendisinden sonraki nesilleri etkilemiş olabilir.
Burada iki gerçeği birbirinden ayırmak gerekir:
Birincisi, kişinin kendi idealleri doğrultusunda güçlü ve etkili işler yapmış olmasıdır.
İkincisi ise bu ideallerin hak, adalet ve İslam ölçüleri karşısındaki durumudur.
Bütün bunlar, o kişinin amaçlarına ulaşma konusunda başarılı olduğunu gösterebilir.
Objektif olursak
O inandığını yaptı
Müslümanlara uysa da uymasa da
Kendi inancına muhteşem bir hizmet verdi
Kendi amaçları ve idealleri doğrultusunda inanılmaz işler yaptı
Hiçbiri İslam’a uymasa da başardı
Müslümanlar yenildi
Kabullendi
Eyvallah demek zorunda kaldı
Münafık sayısı arttıkça arttı
Fakat bu görüş İslam’ın esaslarıyla çelişiyorsa Müslüman açısından değerlendirme yalnızca başarı üzerinden yapılamaz.
Ancak başarı, tüm bu yapılanların ahlaken veya dinen doğru olduğu anlamına gelmez.
Bir hareketin kazanmış olması onun haklı olduğunu göstermez.
Bir düşüncenin devlet düzenine dönüşmesi de onun mutlak doğru olduğu anlamına gelmez.
Tarih boyunca haklı olduğu hâlde yenilenler, haksız olduğu hâlde iktidar olanlar bulunmuştur.
Bu nedenle ölçümüz güç, başarı veya yaygınlık değil; hakikat ve adalet olmalıdır.
Müminin sevgi ve bağlılık ölçüsü
Bir mümin, Allah düşmanlarını asla sevmez / se-ve-mez, savunmaz, sempati dahi duymaz, duyamaz ve dost edinemez.
Kur’an’a bağlı hiçbir mümin,
: Allah’ın tarafında olanlar,
Asla Allah’ın sevmediği kimseleri ve Allah’ı sevmeyen kimseleri sevmezler.
Mümin açısından sevginin ve bağlılığın en üst ölçüsü Allah’ın rızasıdır.
Hiçbir insan, makam, millet, aile, lider, fikir veya ideoloji Allah’ın emirlerinin önüne geçirilemez. Müminin bir kişiye duyduğu sevgi, onu Allah’a ve Resulü’ne karşı işlenen düşmanlığı savunmaya götürmemelidir.
Kur’an, Allah’a ve Resulü’ne karşı mücadele edenlerle iman edenler arasındaki dostluk ve bağlılık konusunda ciddi uyarılarda bulunur.
Mücâdele suresinin 22. ayetinde, Allah’a ve ahiret gününe iman edenlerin, en yakın akrabaları dahi olsalar Allah’a ve Resulü’ne karşı çıkanları gönülden destekleyen bir bağlılık içinde olmayacakları bildirilir.
Mümtehine suresinin ilk ayetinde müminlere, Allah’ın ve kendilerinin düşmanlarını dost ve sırdaş edinmemeleri, onlara gizlice sevgi taşımamaları konusunda uyarıda bulunulur.
Âl-i İmrân suresinin 28. ayetinde, müminlerin inananları bırakıp inkârcıları kendilerine yön veren dostlar edinmemeleri istenir.
Nisâ suresinin 144. ayeti de aynı konuda açık bir uyarı taşır.
Bu ayetler, bir müminin inançlarına düşmanlık eden, insanlara zulmeden veya bozgunculuğu yaygınlaştıran anlayışlara destek vermemesi gerektiğini ortaya koyar.
Ancak bu tavır, insanlara haksızlık yapılabileceği anlamına gelmez.
İnandırılmış, kandırılmış, uyuşturulmuş insan, taptığı adam için ise, en ufak bir eleştiri söz konusu olduğunda, ellerini telaşla havaya kaldırır, agresif bir şekilde sağa-sola sallar, panikler, aman aman seni dinlemek bile istemiyorum, bu konuya girmeyelim, o bizim ... Der ve tek kelime bile dinlemek istemez.
Ve bu tavır ve ifadelerle, Rabbi için göstermediği hassasiyeti, bu tavırla Rabbinden de üstün tuttuğu, taptığı kişi için hararetle icra ederken, şirke düştüğünü ve Allah’ın gazabına muhatap olabileceğini hiç düşünmez.
Yoksa, eller havaya mı?
Mümin herkesi sevmek zorunda değildir; fakat herkese adaletli davranmak zorundadır.
Bir kişiye gönülden bağlanmamak başka, ona iftira etmek veya hakkını çiğnemek başkadır.
İslam, kötülüğü desteklememeyi emrettiği gibi düşman kabul edilen kişilere karşı bile adaletten ayrılmamayı emreder.
Bu iki ölçü birlikte korunmalıdır.
Görünüşe ve güzel sözlere aldanmamak
Kur’an, görünüşü ve konuşmasıyla insanları etkileyen; fakat iç dünyasında düşmanlık ve bozgunculuk taşıyan kişiler konusunda da uyarıda bulunur.
Bakara suresinin 204 ve 205. ayetlerinde, dünya hayatına ilişkin sözleri insanın hoşuna giden, kalbindekine Allah’ı şahit gösteren; fakat eline yetki geçtiğinde yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışan kişilerden söz edilir.
Bu ölçü günümüzde de önemini korumaktadır.
Güzel konuşmak, güçlü görünmek, büyük sloganlar kullanmak veya sürekli halkın iyiliğinden söz etmek bir kişinin gerçekten adaletli olduğunu kanıtlamaz.
Önemli olan sözlerden çok uygulamalardır.
Bir insanın yönetiminde;
Adalet mi yaygınlaşıyor?
Zulüm mü artıyor?
İnsanların inanç ve kimlikleri mi korunuyor?
Yoksa baskı altında mı tutuluyor?
Toplumun maddi ve manevi değerleri mi güçleniyor?
Yoksa yok edilmeye mi çalışılıyor?
Bunlara bakılmalıdır.
Münâfikûn suresinin 4. ayetinde de dış görünüşleri dikkat çekici, konuşmaları dinlenmeye değer görünen; fakat gerçekte şuursuzca ayakta tutulan kerestelere benzeyen insanlardan söz edilir ve bunlara karşı dikkatli olunması istenir.
Demek ki güzel görünüş, etkileyici söz ve büyük unvanlar hakikatin garantisi değildir.
Kurumlar tek bir anlatının aracı hâline gelirse
Eğitimden sanata, üniversitelerden medyaya, bürokrasiden siyasete kadar bütün kurumlar yalnızca tek bir anlatıyı tekrar etmeye başladığında toplumun farklı kaynaklara ulaşması zorlaşır.
Akademisyenler, profesörler, idareciler, milletvekilleri, gazeteciler, sanatçılar ve kanaat önderleri halka hakikati göstermek yerine mevcut ezberi korumaya çalışırlarsa bilgi üretme görevlerini kaybederler.
Unvanlar, insanı kendiliğinden haklı ve güvenilir yapmaz.
Bir akademisyen, gazeteci veya siyasetçi de yanılabilir, çıkar ilişkilerinin içine girebilir veya bilinçli biçimde propaganda üretebilir.
Bu nedenle hiçbir bilginin doğruluğu yalnızca söyleyen kişinin unvanıyla ölçülemez.
Delil, tutarlılık, kaynak ve sonuç önemlidir.
Toplumun sırtından makam, itibar ve servet kazanan; fakat milletin değerleriyle bağ kurmayan kişilerin eleştirilmesi gerekir.
Ancak bu eleştiri soy, ırk, köken veya kimlik üzerinden değil; yapılan işler, ortaya konulan politikalar ve doğan sonuçlar üzerinden yürütülmelidir.
Bir insanın adı Türkçe olabilir; fakat yaptıkları milletin zararına olabilir. Başka bir kökenden gelen bir kişi de bu ülkeye büyük hizmetlerde bulunabilir.
Ölçü isimler ve kökenler değil, adalet ve hizmettir.
Kendi aklımızı başkalarına kiraya vermemek
İnsan düşünme sorumluluğunu bir lidere, tarihçiye, din adamına, gazeteciye, televizyon kanalına veya sosyal medya hesabına devredemez.
Başkalarının söylediklerini dinleriz; fakat son kararı aklımız, vicdanımız, vahyin ölçüsü ve güvenilir deliller doğrultusunda vermeliyiz.
Tek taraflı okumak, başkalarının hazırladığı kısa ve yönlendirici bilgilerle yetinmek, insanı kolayca propagandanın aracına dönüştürür.
Bir düşüncenin papağanı olmak yerine araştıran bir insan olmalıyız.
Özellikle sosyal medyada dolaşan karikatürler, kısa videolar, kesilmiş konuşmalar, bağlamından koparılmış fotoğraflar ve sloganlar konusunda dikkatli davranmalıyız.
Her paylaşımın arkasında şu soruları aramalıyız:
Bunu kim hazırladı?
Hangi amaçla hazırladı?
Kullanılan görüntü gerçek mi?
Sözün öncesi ve sonrası var mı?
Belge güvenilir mi?
İddia başka kaynaklar tarafından doğrulanıyor mu?
İnsanların inançlarına, tarihlerine ve değerlerine yönelik ağır suçlamaları sorgulamadan paylaşmak, hakikate hizmet etmek değildir.
Bir topluma, kişiye veya düşünceye karşı ileri sürülen iddiaları ganimet bulmuş gibi sahiplenmek yerine önce doğruluğunu araştırmak gerekir.
Çünkü yanlış bir bilgiyi yaymak, yalnızca bilgi hatası değil; insanlar hakkında haksızlık yapma ihtimalini de taşır.
İmanın gereği: uyanıklık ve adalet
Mümin, Allah’a samimiyetle teslim olan ve bu teslimiyetin gereğini tüm hayatında yerine getirmeye özenle çalışan insandır.
Bu nedenle iman yalnızca “Ben Müslümanım” demekten ibaret değildir.
İman;
Hakikati araştırmayı,
adaleti gözetmeyi,
zulme karşı durmayı,
Allah’a ve Resulü’ne düşmanlık eden anlayışlara destek vermemeyi,
kişileri kutsallaştırmamayı,
duygularını aklın ve vahyin önüne geçirmemeyi
gerektirir.
Bir insan hem Müslüman olduğunu söyleyip hem de İslam’a, Kur’an’a ve Peygamber’e açıkça düşmanlık eden düşünceleri bilinçli biçimde savunuyorsa inancıyla bağlılığı arasında ciddi bir çelişki oluşur.
Fakat insanların niyetleri ve imanları hakkında kesin hüküm verme yetkisi bize ait değildir.
Bizim görevimiz, söz ve davranışları Kur’an’ın ölçüsüyle değerlendirmek; insanları hakikate, araştırmaya ve tövbeye davet etmektir.
Hidayet Allah’tandır.
Hatırlatmak, araştırmaya çağırmak ve yanlış gördüğümüz düşünceleri delillerle eleştirmek bizim sorumluluğumuzdur.
Haksızlık karşısında susmamak
Haksızlık ve zulüm karşısında susmak doğru değildir.
Ancak haksızlığa karşı çıkarken başka bir haksızlık üretmemek gerekir.
Mücadelemiz insanlara karşı kör bir nefret mücadelesi değil; zulme, sömürüye, aldatmaya, inançlara yönelik baskıya ve insanların zihinsel olarak köleleştirilmesine karşı bir hakikat mücadelesi olmalıdır.
Allah’ın yeryüzünde adaleti hâkim kılma emri, yalnızca Müslümanların değil, bütün insanların huzurunu ve güvenliğini hedefler.
Bu nedenle hakkı savunmak;
İftira atmak,
hakaret etmek,
insanları aşağılamak,
şiddeti teşvik etmek
veya toplumsal nefreti büyütmek değildir.
Hakkı savunmak; delille konuşmak, adaletli davranmak, zulme karşı çıkmak ve doğruyu ortaya koymaktır.
Bizim karşı duruşumuz kişilerin doğuştan gelen kimliklerine değil; İslam dışı, adaletsiz ve insan onuruna aykırı anlayışlara yönelmelidir.
İnsanlar neden yalana daha kolay inanır?
İnsanlar çoğu zaman doğruyu araştırmak yerine kendi düşüncelerini doğrulayan bilgilere yönelirler.
Sevdikleri kişiyle ilgili olumsuz bir bilgi duyduklarında hemen reddeder, sevmedikleri kişiyle ilgili en ağır iddiayı ise kolayca kabul ederler.
Bunun temelinde şu korkular bulunur:
Yıllardır yanlış bir şeye inanmış olma korkusu,
sevilen bir kişinin kusurlu çıkması,
savunulan düşüncenin çökmesi,
çevrenin tepkisiyle karşılaşma,
alışılmış güven duygusunu kaybetme.
Bu nedenle kimi insanlar araştırmaktan, farklı görüşleri okumaktan ve soru sormaktan çekinir.
Oysa insanı kurtaracak olan, yanlış bir inancı inatla savunması değil; hakikat ortaya çıktığında ona teslim olabilmesidir.
Yanlışta ısrar etmek büyüklük değil, zaaftır.
Hakikati kabul etmek ise küçülmek değil, ahlaki cesarettir.
Sonuç: Ölçümüz isimler değil, hakikat olmalıdır
Hülâsa-i kelâm
Bize birini canavar gibi anlattıklarında, gösterdiklerinde hemen nefret etmeyelim.
Birini kusursuz kahraman gibi sunduklarında da hemen kutsamayalım.
İddiaları araştıralım. Kaynakları karşılaştıralım. Belge ve delil isteyelim. Karşıt görüşleri dinleyelim. Duygularımızın, heyecanlarımızın aklımızı esir almasına izin vermeyelim.
Çünkü
Bazen kurtarıcı diye alkışladığımız kişi, bize anlatıldığı gibi olmayabilir.
Bazen de düşman diye nefret ettirilen kişi, büyük bir haksızlığa uğramış olabilir.
İnsanları söylentilerle değil, yaptıklarıyla;
Sloganlarla değil, belgelerle;
Propagandayla değil, hakikatle değerlendirelim.
Kuzu postunun altında ne olduğunu görebilmek için yalnızca gözlerimizi değil, aklımızı, vicdanımızı ve imanımızı da açık tutalım.
Bize sunulan her şeye inanmak kolaydır.
Asıl cesaret, araştırmak, sorgulamak, yanıldığını kabul edebilmek ve bütün bedellerine rağmen hakikatin peşinden gitmektir.
Hiçbir insanı Allah’ın, Kur’an’ın ve adaletin önüne geçirmeyelim. Hiçbir kişiyi sorgulanamaz hâle getirmeyelim. Sevdiğimiz insanların yanlışlarını savunmayalım; sevmediğimiz insanlara da haksızlık yapmayalım.
Mümin herkesi sevmek zorunda değildir; ancak herkese adalet borçludur.
Allah’ım; doğruyu doğru olarak görüp ona uymayı, yanlışı yanlış olarak görüp ondan uzaklaşmayı bizlere nasip eyle.
Sevgimizi, öfkemizi, bağlılığımızı ve mücadelemizi yalnızca rızana uygun hâle getir.
Bizi kişilere kul olmaktan, yalanın savunuculuğunu yapmaktan, haksızlığı alkışlamaktan ve hakikati gördüğümüz hâlde susmaktan muhafaza eyle.
Âmin.
Unutma ki;
Furkan ile hakkı bâtıldan ayıramayanın
basireti zamanla körelir.
Ferasetten mahrum kalan, gördüğünü sanır ama hakikati ıskalar.
Olayların arkasındaki hakikati göremez;
Hikmetle yoğrulmayan bilgi, insanı yükseltmez; yalnızca yük olur.
İzan ise; aklı kibirden, kalbi savrulmaktan koruyan, dengeleyen
son ölçü, son denge, son terazidir.
Ve bil ki;
Önyargısız, samimi ve cesurca sorgularsan,
hakikat sana bilgi olarak değil,
hikmet olarak sunulur.
Bu yolculukta seni ileri taşıyacak olan;
ne kalbin tek başına sesi
ne de aklın kuru hesaplarıdır.
Seni hakikate ulaştıracak olan,
Kalbin sesiyle aydınlanan bir akıl,
aklın ışığıyla derinleşen bir kalptir.
—
erolyazıcı /abbeyt♥️hakikat yolunda bir yolcu
29.07.2026, çarşamba

