… gerçeği kabul etmek; fıtratın, yaratılışın borcu, vefasıdır.

Yayınlanma : 04 Eylül 2026 00:41

… gerçeği kabul etmek; fıtratın, yaratılışın borcu, vefasıdır.

 

HAKİKATİN ÖNÜNE KENDİ ELLERİMİZLE ÖRDÜĞÜMÜZ DUVAR: KİBİR

Soru sormaktan neden korkuyoruz?

Neden gerçeği görmek istemiyoruz?

Neden asıl gerçeğin ne olduğunu merak etmiyoruz?

Neden bu net doğrulara karşı olan aşırı tepki?

Neden bu derin huzursuzluk?

Neden inandığımız şeylerin doğruluğunu, araştırmıyor, sorgulamıyor, yanlış olabileceklerini düşünmekten bile rahatsız oluyoruz?

Neden anlamadan reddediyor, dinlemeden hüküm veriyor, iletişimi daha başlamadan bitiriyoruz?

Neden konuşmaktan çekiniyor, ürküyor, korkuyor, dinlemeye dahi tahammül edemiyoruz.

Neden bu kadar sabitiz, kilitlenmişiz.

Neden okumuyor, izlemiyor, dinlemiyoruz.

 

Bu durum yalnızca bilgisizlik mi? Cehalet mi? İnat mı? Kibir mi?

Yoksa yıllarca "doğru” bildiklerimizin, sandıklarımızın yanlış çıkmasından duyduğumuz o insani korku mu?

Ya bu neyin korkusu

Bazen insan, gerçeğin kendisinden çok, o gerçekle karşılaşınca değiştirmek zorunda kalacağı hayatından veya konfor alanından korkar.

 

Kur’an’ın insanı, düşünmeye, akletmeye çağrısı, bu soruları her şeyden önce kendi nefsimize yöneltmemizi gerektirir.

Muhammed 47:24 — mealen: Kur’an üzerinde derinlemesine düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerini kapatan kilitler mi var?

Kibir, kalbi kilitleyen en kalın zırhtır. O zırh çözülmeden hiçbir ayet içeri giremez.

İMAN, ARAŞTIRMAKTAN VE SORGULAMAKTAN KAÇMANIN GEREKÇESİ OLAMAZ

Bir sözü çok sayıda insanın tekrarlaması, onun kendiliğinden doğru olduğunu göstermez.

Bir iddianın dini kavramlarla süslenmesi de onu tek başına ilahi bir hakikate dönüştürmez.

İnanmak, duyduğumuz her sözü fütursuzca kabul etmek değil; neye, niçin inandığımızın sorumluluğunu üstlenmektir.

İsrâ 17:36 — mealen: Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin peşinden gitme. Kulak, göz ve kalp; bunların her biri hakkında hesap sorulacaktır.

Dinlemek, teslim olmak değildir.

Araştırmak, imanını kaybetmek değildir.

Yanlışını fark edip düzeltmek de yenilgi değildir.

Hakikati arayan insan, zihnini yalnızca gerçeğin peşinde yorar.

Zümer 39:18 — mealen: “Onlar ki sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir; akıl sahipleri de işte bunlardır.”

Dinlemek biat etmek değil, anlamaya zemin açmaktır. Sorgulayan bir akıl gerçeğe ulaşır; körü körüne taklit ise insanı zihinsel bir hapishaneye mahkûm eder.

 

Araştırmak imanı sarsmaz; bilakis imanı sahih temellere oturtur. Sorgulamayan akıl, taklidin esiridir.

ALIŞKANLIKLAR VE ÇOĞUNLUK, HAKİKATİN ÖLÇÜSÜ DEĞİLDİR

“Biz böyle gördük”, “Bize böyle öğretildi”, “Bunca insan yanılıyor olabilir mi?” sözleri bir inancın nasıl benimsendiğini açıklar; doğru olduğunu kanıtlamaz.

Geçmişe saygı duymak başka, geçmişten gelen her düşünceyi sorgulanamaz saymak başkadır.

Yanlış, eskidiği için doğruya dönüşmez.

Bakara 2:170 — mealen: “Onlara, 'Allah’ın indirdiğine uyun' denildiğinde, 'Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolu bulamayan kimseler idiyse de mi onların peşinden gidecekler?”

İnsanların çoğunlukla bir zannın peşine takılması ve kendilerini doğru yolda sanmaları Kur'an'ın sıklıkla dikkat çektiği bir illüzyondur.

 

Zuhruf Suresi, 37. Ayet (Mealen): “Şüphesiz ki bu şeytanlar onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise kendilerinin hâlâ doğru yolda olduklarını sanırlar.”

 

A‘râf Suresi, 30. Ayet (Mealen): “O, bir grubu doğru yola iletti, bir grup hakkında da sapıklık kesinleşti. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edindiler ve kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.”

 

Atalardan veya çevreden devralınan geleneksel bilgi, vahyin süzgeçlerinden geçmiyorsa hakikatin ölçüsü olabilmez.

 

Atalardan devir alınan bilgi, vahyin süzgecinden geçmediği sürece hakikatin ölçüsü olamaz. Çoğunluk, hakikati belirlemez.

KİBİR: YANILMAYI KABUL EDEMEME HASTALIĞI

Kibir, yalnızca kendini başkasından üstün görmek değildir. İnsan bazen kendi kanaatini hatasız ve erişilmez sayarak da kibirlenir.

“Ben yanılmış olamam” fikri baskın geldiğinde, insan doğruyu aramak yerine kendi haklılığını koruma kalkanına bürünür. Böylece hakikat, öğrenilecek bir değer olmaktan çıkıp savunmayı aşması gereken bir tehdide dönüşür.

A‘râf 7:146 — ilgili bölüm, mealen: “Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün mucizeleri görseler de inanmazlar; doğruluk yolunu görseler onu yol edinmezler, fakat azgınlık yolunu görseler hemen onu benimsediler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlara karşı duyarsız kalmaları sebebiyledir.”

Bir uyarı veya farkındalık karşısında ilk tepkimiz düşünmek değil de öfkelenmekse, durup kendimize sormalıyız: İnancımı mı savunuyorum, yoksa zedelenen gururumu mu?

Bakara Suresi, 206. Ayet (Mealen): “Ona 'Allah’tan kork' denildiği zaman, gururu ve kibri onu günaha sürükler.”

 

Kibir, insanın kendi zihnine ve kalbine çektiği en kalın duvardır; o duvar yıkılmadan içeriye hakikat ışığı giremez.

 

GAFLET VE CÜRET: MÜSLÜMANIM DİYEREK VAHYİ HİÇE SAYMAK

Açık ayetler ortadayken, uydurulmuş rivayetleri, insan kurgusu senaryoları ayetlerin üzerine çıkarmak; sanki Allah’ın kelamı o yalanlara muhtaçmış gibi bir yaklaşım sergilemek nasıl bir akıl tutulmasıdır?

 

İnsanın anlayamayacağı, hayretler içerisinde kaldığı nokta şudur: Bu insanlar nasıl bir gaflet kuyusuna düştüler ki gerçeği görme nasiplerini kendi elleriyle yok ettiler?

 

Acaba diyorum, bu tipler, nasıl kötünün de kötüsü bir günah işlediler ve bu günahlarına tövbe etmediler, pişman olmadılar da hidayete, gerçeği görmeye dair hiçbir hak edişleri kalmadı.

İnsanın inanası gelmiyor

Anlamakta çok zorlanıyor

Hiçbir Kur’an’i referansa, bilgiye dayanmaksızın gerçeklere bu kadar önyargılı, peşin hükümlü olabiliyor.

Kamer Suresi, 17. Ayet (Mealen): “Andolsun biz Kur’an’ı öğüt alınsın/düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünüp öğüt alan yok mu?” (Bu ifade aynı surenin 22, 32 ve 40. ayetlerinde de tekrarlanır)

 

En‘âm Suresi, 114. Ayet (Mealen): “Size Kitap’ı açıklanmış olarak indiren O iken, Allah’tan başka bir hakem mi arayayım?”

 

Ankebût Suresi, 51. Ayet (Mealen): “Sana indirdiğimiz ve kendilerine okunmakta olan bu Kitap onlara yetmedi mi? Şüphesiz bunda, iman eden bir topluluk için bir rahmet ve öğüt vardır.”

 

Kur’an-ı kerim bir süs eşyası ya da geleneksel bir nesne değildir; o, hayata, akla ve amel-i salihe yön veren hakikatin ta kendisidir.

(Nisa 4/48) “Allah, kendisine ortak koşulmasını (şirki) bağışlamayacaktır.”

Müslümanım diyerek müşrik gibi yaşamak nasıl normalleşebiliyor.

Bu kadar mı kolay Allah’ın ayetlerini hiçe saymak, yok saymak ve uydurulmuş iftiralara ayetten de üstün değer vermek ve sanki ayetler o yalanlara muhtaçmış gibi bir iman geliştirmek.

Kur’an’ı okuyup mesajını hayatın dışında bırakmak, ona saygı değil; ona karşı en büyük saygısızlıktır.

Bu ne acı bir gaflet ne büyük bir vurdumduymazlık ve nasıl bir cürettir!

Ne kadar düşük bir durum …

Nasıl bir rahatlık

Hayret ki ne hayret

Hayret üstüne hayret

Kur’an’a saygı, yalnızca onu yüksek bir yerde tutmakla gösterilemez. Mesajını anlamaya çalışmak, söylediklerini ciddiye almak ve yanlışlarımızı onun ışığında düzeltmek gerekir.

Hele hele öğüt almak için açılan bir kitabı, alışkanlıklarımızı hiç sorgulatmayacak şekilde okumak nasıl bir çelişkidir?

Kamer 54:17 — mealen: Biz Kur’an’ı öğüt alınabilsin diye kolaylaştırdık. Öyleyse ondan ders alacak kimse yok mu?

Bize düşen, Allah’ın kitabını geri plana itmek veya insan yorumlarını onun üzerinde tartışılmaz bir makama yerleştirmek değildir.

Vahyi anlamaya yardımcı açıklamalar ile vahyin yerine geçirilen iddiaları birbirinden ayırmak zorundayız.

En‘âm 6:114 — ilgili bölüm, mealen: Size kitabı açıklanmış olarak gönderen Allah iken, O’ndan başka bir hakem mi arayayım?

Kur’an’ın değerini, sürekli başka olağanüstülükler arayarak da gözden kaçırabiliriz.

Mucize isteyenlere verilen cevapta kitabın kendisine dikkat çekilir. Buradaki yeterlilik vurgusu bu bağlamda okunmalıdır; ayet tek başına bütün açıklama ve rivayetlerin değersiz olduğunu söylemez.

Ankebût 29:51 — mealen: Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz yeterli değil mi? İman eden bir topluluk için bunda merhamet ve öğüt vardır.

Onlarca ayeti okuyup Kur’an size yeter denmesine rağmen neyin peşindeyiz?

ALLAH ADINA KONUŞMANIN VE SÖZ UYDURMANIN AĞIR SORUMLULUĞU

Bir sözün Peygamber’e isnat edilmesi, onun sorgusuz sualsiz sahih olduğunu göstermez.

Uydurma olduğu bilinen ya da ayetlerle doğrudan çelişen bir anlayışı savunmak, Peygamber’e bağlılık değil; onun hatırasına haksızlıktır.

Ancak araştırma sorumluluğu çift yönlüdür: Delilsizce kabul etmek ne kadar yanlışsa, incelemeden bütünü reddetmek de o kadar hatalıdır.

Asıl soru şudur: Allah’ın ve elçisinin söylemediği bir şeyi dine mal etmeye nasıl cesaret edilebilir?

Hz. Muhammed (sav.) şöyle buyurmuştur: “Kim benim adıma kasten yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın.” Bu hadis, Buhârî, İlim, 38 (Hadis no: 108) ve Müslim, Mukaddime (Hadis no: 3) kaynaklarında yer alır.

Allah’a inanıyorum deyip onun ayetlerini, iftiracıların peygamber üzerinden, peygambere isnat ederek kurguladıkları yalan sözlere, senaryolara nasıl da bi çabuk inanıp, tercih ederek iman edebiliyorlar?

Asıl soru şudur: Allah’ın söylemediği bir şeyi O’nun hükmüymüş gibi sunmaya nasıl cesaret edebiliriz? Kendi kanaatlerimizi kutsallaştırmak, dine hizmet değil; din adına konuşmanın sorumluluğunu unutmaktır.

Sözü kutsallaştırmak dine hizmet değildir. Vahyin yerine insan kelamını koymak, ilahi sorumluluğu unutmaktır.

 

Nahl Suresi, 116. Ayet (Mealen): “Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak 'Bu helaldir, şu haramdır' demeyin; aksi takdirde Allah’a iftira etmiş olursunuz. Allah’a yalan iftira edenler asla kurtuluşa eremezler.”

Peygamberin görevi de vahyi kendi isteğine göre değiştirmek değildir. Öyleyse peygambere bağlılık iddiası, Allah’ın mesajını kişisel tercihlerimize uydurmanın gerekçesi yapılamaz.

Hâkka Suresi, 44–47. Ayetler (Mealen): “Eğer o (Peygamber), bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı, onu kuvvetle yakalardık. Sonra onun can damarını keserdik. Sizden hiç kimse de buna engel olamazdı.”

 

Gibi sert bir uyarı varken nasıl olup ta başka yollara tevessül edebiliyor, o ben de Müslümanım zannında ki zavallı gaflet ehli.

Hâkka suresindeki son derece ağır uyarı, özellikle Allah’a ait olmayan sözlerin O’na mal edilmesi ihtimali üzerinedir.

Bu, her yorum ayrılığına yöneltilmiş bir tehdit değil; vahiy adına söz uydurmanın ciddiyetini gösteren bir ifadedir.

Yûnus Suresi, 15. Ayet (Mealen): “De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için imkânsızdır. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım.”

Kuran ile öğüt ver, sadece Kur’an’a tabi ol ne bir harf ekle ne bir harf çıkar, sana nasıl tebliğ edildiyse öylece aktar, denmesine rağmen aksini yaparsan, altından kalkamazsın.

TEVHİD İDDİASI VE KENDİ ZANNINI İLAH EDİNMEK

“İnanıyorum” demekle iş bitiyor mu?

"İnanıyorum" demekle imtihan biter mi?

 

Allah'a inandığını söylerken O'na ait yetkileri fani kişilere, dogmalara verir ve kendi yorumlarımızı tartışılmaz kılarsak, tevhid iddiamız ile davranışlarımız arasındaki mesafeyi düşünmek zorundayız.

 

İnancımız ile yaşantımız arasındaki uçurumu sorgulamamız gerekir.

Bir kimliği taşımak, o kimliğin gerektirdiği bütün sorumlulukları yerine getirdiğimiz anlamına gelmez.

Yûsuf 12:106 — mealen: “Onların çoğu, Allah’a ancak ortak koşarak iman ederler.”

Bu ayet bize, Allah'ın varlığını kabul etmenin tek başına katıksız bir imanı garanti etmediğini, O’na ortak koşmamanın aynı şey olmadığını öğretir, hatırlatır.

Buradan çıkaracağımız ders önce kendi inancımızı gözden geçirmektir; ayeti, farklı düşündüğümüz herkese “müşrik” demenin kolay bir aracına çevirmek değil.

Tevhid, yalnızca “Allah var” demek değil; o’nun dışında hiçbir şeyi hüküm koyucu edinmemektir.

KALBİN ÖNÜNDEKİ DUVARLAR VE "NASİP" KAVRAMININ SUİSTİMALI

Gözler kör, insan bazen gördüğü hâlde fark etmez,

Kulaklar sağır, duyduğu hâlde anlamak istemez.

Kalpler mühürlü, önyargı, inat ve kendini haklı çıkarma çabası, karşısındaki delilin anlamına ulaşmasını engeller.

Nasıl bir ruh halleri var ki gerçeklere bu kadar kapalılar.

 

Mesele yalnızca bilgiyle karşılaşmak değil, o bilginin kendisini değiştirmesine izin verebilmektir.

Hac 22:46 — ilgili bölüm, mealen: Asıl körleşen, gözler değil; göğüslerin içindeki kalplerdir.

“Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur.”

Kur’an’da doğru yoldan yüz çevirme ile kalbin eğrilmesi arasında da bir ilişki kurulur.

Mûsâ’nın kavmi anlatılırken verilen bu uyarıyı, kendi ısrarlarımızı sorgulamak için okumalıyız; başkalarının iç dünyası hakkında kesin hüküm vermek için değil.

Saff 61:5 — ilgili bölüm, mealen: Onlar doğruluktan sapınca Allah da kalplerini saptırdı. Allah, itaatsizlikte direnen, yoldan çıkan topluluğu doğruya yöneltmez.

Ankebût Suresi, 69. Ayet (Mealen): “Bizim uğrumuzda gayret gösterenlere, yollarımızı mutlaka gösteririz. Şüphesiz Allah, iyilik edenlerle beraberdir.”

 

Kasas Suresi, 56. Ayet (Mealen): “Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; fakat Allah, dilediğine/hak edene hidayet verir. O, hidayete erecek olanları en iyi bilendir.”

 

En'am Suresi 164: "Her nefis, ancak kendi işlediği günahın karşılığını çeker."

 

Bakara Suresi 286: "Kimseye gücünün yettiğinden fazlası yüklenmez."

 

Nasip, sorumsuzluğun sığınılacak limanı değil; dürüst ve arayış içinde olan insana Allah’ın bir hak ediş lütfudur.

Nasip, sorumluluktan kaçmanın adı olamaz

Hakikate ulaşmak için gayret, samimiyet, emek ve yanılabileceğini kabul etme cesareti gerekir. “Nasibim yokmuş” diyerek okumamak, dinlememek, araştırmamak ve düşünmemek mazur gösterilemez, mazeret olamaz.

Nasip bekleyen insan, önce zihnine koyduğu engelleri kaldırmalıdır. Kendi eliyle kapattığı kapılara bakmalıdır.

Ankebût 29:69 — mealen: Bizim uğrumuzda gayret gösterenlere yollarımızı mutlaka göstereceğiz. Allah, iyilikle davrananlarla beraberdir.

Bununla birlikte hidayeti, insanın kendi başarısıyla kazanıp üzerinde hak iddia edebileceği bir ödüle indirgememeliyiz. “Ben hak ettim; o hak etmedi” diyerek Allah’ın hükmünü üstlenemeyiz.

Necm 53/39: İnsanın kendi çalışmasından başkası kendine ait değildir.

Kendin çalışıp kazanmaya bak

Gayret bizim sorumluluğumuzdur; hidayet ise Allah’ın iradesi ve lütfuyla ilgilidir.

Kasas 28:56 — mealen: Sen, sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin. Doğruya yöneltecek olan, dilediğine hidayet veren Allah’tır; doğru yola girecekleri en iyi O bilir.

TAKVA GÖRÜNTÜSÜ VE DİLİN ÜSLUBU

Dışarıdan mütevazı görünen rollere bürünüp, arka planda kibirle dolmak bir çelişkidir.

 

Gerçek takva, eleştiriye açık olmak ve kendi nefsiyle yüzleşebilmektir.

Gerçek tevazu, kendi nefsini de sorgulayabilmektir.

Takva görüntüsü, kibri gizleyemez

Bir takva iddiası, takvalı Müslüman ayakları, bir her halinde kibir kokan mütevazılık görüntüsü, rolleri; bir haklılık, bilmişlik edası…

Fakat eleştiriye tahammül yok, yanılma ihtimaline yer yok, başkasını dinlemeye sabır yok.

İnsan, alçak gönüllü göründüğü hâlde kendini herkesten üstün sayabilir.

Necm 53:32 — ilgili bölüm, mealen: Kendinizi kusursuz ve arınmış ilan etmeyin. Kimin Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıdığını en iyi O bilir.

“Kendinizi temize çıkarmayın. O, sakınanı en iyi bilendir.”

 

İnsan, hakikati savunurken bile tebliğin üslubu hikmetli ve nazik olmak zorundadır.

Kibri eleştirirken kibirlenmek; insanları dinlemeye çağırırken aşağılamak, çağrımızın özünü tahrip eder, kendi mesajımızla çelişmektir.

Bu uyarı, hakikati savunduğunu söyleyen bizi de kapsar.

Nahl 16:125 — mealen: İnsanları Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır; görüş ayrılıklarını en güzel biçimde ele al. Onlarla en güzel şekilde mücadele et... Yolundan uzaklaşanları da doğruyu izleyenleri de en iyi bilen Rabbindir.

ÜMİT KAPISINI KİM KAPATABİLİR?

Bir insanın bugün gerçeğe kapalı oluşundan hareketle, onun artık hidayete ulaşamayacağını söyleyemeyiz. Hangi günahı işlediğini bilmediğimiz birine görünmez bir suç yükleyemeyiz.

Bize düşen, yanlışı açıklamak ve dönüşe çağırmaktır; tövbe ve rahmet kapısını onun yüzüne kapatmak değil.

Zümer 39:53 — mealen: De ki: Ey kendilerine karşı ölçüyü aşmış kullarım! Allah’ın merhametinden umudunuzu kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlayandır; bağışlaması ve merhameti çok geniştir.

“De ki: 'Ey kendi aleyhlerine olarak haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar...'”

Bu umut, yanlışa devam etmenin güvencesi değildir; pişmanlığa, yönelişe ve değişime bir çağrıdır.

ÖNCE KENDİ DUVARLARIMIZI YIKALIM

Ey hakikati aradığını söyleyen insan!

Kendi ördüğün önyargı ve kibir duvarlarını nasıl aşacaksın?

Kendi zihninde ürettiğin putları ne zaman kıracaksın?

Yanılmazlık vehmini terk etmedikçe, Allah’ın sözüyle karşılaştığında hayatını düzeltmek yerine sözün anlamını eğip büker ve kendine uydurmaya çalışmaktan ne zaman vaz geçeceksin?

 

Hakikate ulaşmak, nasip işidir.

Nasip, hak ediştir

Hak etmeyene, nasip gelmez.

Hakikat için, samimiyetle çalışırsan, hakikate ulaşmak nasip olur.

 

Sözlerinle, davranışlarınla, tutumların yaklaşımlarınla, önyargılarınla kendine duvarlar örersen ne okuyabilir ne dinleyebilir ne anlayabilir ne de gerçekle buluşabilirsin.

Nasibini kendi ellerinle yok edersen, zihinsel karanlığa mahkûm olursun.

 

Okuyalım. Dinleyelim. Araştıralım.

 

Delili ve samimiyeti her şeyin üstünde tutalım, önemseyelim.

 

Yanıldığımızı anladığımız an gerçeğe dönme erdemini gösterelim.

 

İnsanları susturmayı değil, hakikati anlaşılır kılmayı amaçlayalım.

Kâf 50:45 — mealen: Onların söylediklerini biz çok iyi biliriz. Sen üzerlerinde bir zorba değilsin. Uyarımdan sakınan kimseye Kur’an’la hatırlatmada bulun. Sen sadece tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.”

Doğru sözü söylemek kadar, o sözü hikmet ve zarafetle, doğru bir üslupla söylemek de imanın bir gereği, sorumluluğumuzdur.
 

Kibir, hakikatin önüne örülen, hakikati görmenin önündeki en büyük engel, gerçeğin önündeki duvardır.

Samimiyet ise o duvarı yıkmaya razı olma cesaretidir.

 

Mesele her tartışmadan galip çıkmak değil; hakikatin karşısında dürüst ve mahviyet sahibi kalabilmektir.

Mesele, her tartışmadan haklı çıkmak değil; hakikatin karşısında dürüst kalabilmektir.

 

Unutma ki;

 

Furkan ile hakkı bâtıldan ayıramayanın
basireti zamanla körelir.

Ferasetten mahrum kalan,
gördüğünü sanır ama hakikati ıskalar.

Olayların arkasındaki hakikati göremez;

Hikmetle yoğrulmayan bilgi,
insanı yükseltmez; yalnızca yük olur.

İzan ise;
aklı kibirden, kalbi savrulmaktan koruyan, dengeleyen
son ölçü, son denge, son terazidir.

 

Ve bil ki; 

 

Önyargısız, samimi ve cesurca sorgularsan,
hakikat sana bilgi olarak değil,
hikmet olarak sunulur.

 

Bu yolculukta seni ileri taşıyacak olan;
ne kalbin tek başına sesi
ne de aklın kuru hesaplarıdır.

Seni hakikate ulaştıracak olan,
 

Kalbin sesiyle aydınlanan bir akıl,
aklın ışığıyla derinleşen bir kalptir.

 

erolyazıcı /abbeyt♥️hakikat yolunda bir yolcu

04.09.2026, cuma

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.