… İnsanlığı iyilik/iyiler kurtaracak

… İnsanlığı iyilik/iyiler kurtaracak

Toplum ve insanlık üzerine

 

Bu yürek sızısı, derin bir basiret ve ümmet derdiyle yoğrulmuş; modern dünyanın zombileştiren kültürüne, normalleşen ahlaki çürümeye ve içimizdeki riyakarlığa karşı çok sarsıcı bir "uyanış" feryattır.

 

Bu topraklarda, bu asırda, insanlık hâlimizi sorgulamak; sadece bir zihniyet meselesi değil, aynı zamanda vicdanî bir sorumluluktur. Ne kadar ilerlediğimizi sorduğumuz kadar ne kadar kaybettiğimizi de hesaba çekmek gerekir.

 

Allah (CC) KUR’AN’DA: “SİZE NE OLDU Kİ, ALLAH’IN YOLUNDA VE “RABBİMİZ!” DİYEN ERKEKLER, KADINLAR VE ÇOCUKLAR UĞRUNDA SAVAŞMIYORSUNUZ?” (Nisâ 75) diyerek, toplumsal duyarsızlığı sorgular.

 

Bugün, kötülükleri normalleştiren zihniyet, aslında kendi geleceğimizi rehin vermektedir.

 

VİCDANA, AKLA VE İNSANLIĞA ÇAĞRI

1. KÖTÜLÜĞÜN NORMALLEŞMESİ VE GÜVENİN KAYBOLUŞU

  • Tüm kötülükleri normalleştirdik...

Normalleşen kötülük, en büyük tuzaktır.

Zira kötülük, artık kötülük olarak algılanmadığında, vicdan susar, toplum uyuşur.

 

Allah (cc): “İŞTE ONLAR, ALLAH’IN KALPLERİNİ, KULAKLARINI VE GÖZLERİNİ MÜHÜRLEDİĞİ KİMSELERDİR. İŞTE ONLAR GAFİLLERİN TA KENDİLERİDİR.” (Nahl 108) buyurur.

 

Ne zaman bir fiil toplumda “herkes yapıyor” haline gelirse, işte o zaman en büyük sapkınlık başlamış demektir.

 

Peygamberimiz (sav) de: “ümmetim, helak oluncaya kadar bâtılı terk etmeyecek.” (Ahmed b. Hanbel) uyarısında bulunmuştur.

 

O hâlde, herkes yapıyor diye susma; herkes kabul ediyor diye razı olma. Hakikat, çoğunluğun oy birliğiyle değil, Allah’ın ölçüsüyle bilinir.

  • Ne oluyor bize...

Bir toplumun en büyük felaketi, kötülüğün varlığı değil; kötülüğe alışması, onu sıradanlaştırması ve artık rahatsız olmamasıdır.

Bizi kurtaracak olan şey, başkalarını suçlamaktan önce kendimize dönmek, vicdanımızı uyandırmak ve “ben ne yapıyorum?” diye sorabilmektir.

Bu soru, farkındalığın başlangıcıdır. “Ne oluyor bize?” diye sormayan, hâlini düzeltemez.

 

ALLAH (CC): “BİR TOPLUM KENDİ DURUMUNU DEĞİŞTİRMEDİKÇE, ALLAH ONLARIN DURUMUNU DE�İŞTİRMEZ.” (Ra’d 11) hatırlatması, değişimin ilk adımının öz eleştiri olduğunu gösterir.

 

Ne oluyor bize sorusu, gaflet uykusundan uyanma çığlığıdır. Bu soruyu sordukça, sorunları görür, çözümü ararız.

  • İnsanlara güvenimi kaybediyorum...

Güven kaybı hem bireysel hem toplumsal bir yaradır.

 

Fakat unutma: güven, kötü niyetlilerin değil, dürüstlerin tükenmez sermayesidir.

 

Peygamberimiz (sav): “emanete hıyanet edenin imanı yoktur.” (ibn hibbân) buyurarak, güvenin imanla doğrudan ilgili olduğunu belirtir.

 

Güvenini yitirmek, haklı bir tepkidir; fakat asla umudunu yitirme.

 

Çünkü müminler, vefalı ve güvenilir insanlardır. Allah’a güvenen, insanların hâlini de O’na havale eder.

  • Dosttan vazgeçtik...

Dostluk, yalnızca bir duygu değil; sadakat, doğruluk ve fedakârlıktır. Niteliksiz dostluklar yerine, nitelikli dostluklar kurmalı.

 

Allah (cc): “O GÜN, DOSTLAR DÜŞMAN OLUR, ANCAK TAKVÂ SAHİPLERİ BUNUN DIŞINDADIR.” (Zühruf 67) buyurur.

 

Dosttan vazgeçmek değil; yanlış dostu terk etmek, doğru dosta yönelmek gerekir. Hak dostlarından vazgeçen, yalnız kalır; fakat hak için dostunu terk eden, hakikate ulaşır.

  • İnsanları tanıdıkça...

İnsanları tanıdıkça hayal kırıklığı yaşamak, olgunlaşmanın bir parçasıdır.

 

Ancak unutma: her insan hata yapar, her insan eksiktir. Kusursuz insan aramak, kendi kusurumuzu görmemektir.

 

Allah (cc): “SİZİN EN ŞERLİLERİNİZ, KOĞUCULUK EDEN VE DEDİKODU YAYANLARDIR.” (Kalem 11-12) diyerek, tanıma sürecinde dikkat etmemiz gereken tipleri bildirir.

 

İnsanları tanımak, onları yargılamak değil; onlara göre davranmak için bir rehberdir.

 

"İNSANLARIN KENDİ ELLERİYLE YAPTIKLARI YÜZÜNDEN KARADA VE DENİZDE DÜZEN BOZULDU." (Rum, 41)

 

"mümin, insanların canları ve malları konusunda kendisinden emin olduğu kişidir." (Hadis-i şerif, Tirmizî).

 

Etrafımızı saran bu büyük güven buhranı, insanın Rabbine olan emanetini unutmasının doğal bir sonucudur.

 

Biz başkalarına güvenmeyi beklemeden önce, kendimizi etrafa güven veren kılmakla mükellefiz. Yıkılan güven köprülerini yalnızca samimiyet yeniden inşa edebilir.

 

Toplum olarak birlikte çöküyoruz. Kötülük artık şaşırtmıyor, normalleşiyor. Bu, en büyük uyarı ve en büyük kayıptır.

 

Kötülüğün en tehlikeli hâli, artık kötülük olarak görülmemesidir.

 

Yalanın “beceri”, ihanetin “menfaat”, haksızlığın “güç”, kabalığın “cesaret”, vefasızlığın “özgürlük” sayıldığı bir yerde insanın insana güveni sarsılır.

 

Ancak insanlara güveni kaybetmek, bütün insanlardan vazgeçmek anlamına gelmemelidir. Güveni hak edene vermek, sınırlarımızı korumak, tedbirli olmak ve herkesi aynı kefeye koymamak gerekir.

 

Dostluk, sadece iyi günlerde yan yana durmak değil; zor günde kaçmamak, sırrı korumak, yanlışı uyarmak ve menfaat bittiğinde de vefalı kalabilmektir.

 

“EY İMAN EDENLER! ALLAH’TAN KORKUN VE DOĞRULARLA BERABER OLUN.” (Tevbe, 119)

 

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müslüman, diğer insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” (buhârî, îmân, 4; müslim, îmân, 64)

 

2. İNSANLIĞIN ÖNCÜSÜ OLMA SORUMLULUĞU

• Yeryüzünün en modern, en ileri, en eğitimli, en ahlaklı, en güvenilir, en adaletli insanları, insanlığın öncüleri müminlerdir.

Bu iddia, müminin hedefidir; zaten mümin, bunları yaşamaya ve örnek olmaya adanmış kişidir.

 

Allah (cc): “SİZ, İNSANLAR İÇİN ÇIKARILMIŞ EN HAYIRLI ÜMMETSİNİZ; İYİLİĞİ EMREDER, KÖTÜLÜKTEN MEN EDERSİNİZ.” (âl-i imrân 110) buyurarak, müminlerin sorumluluğunu ve öncülüğünü tescil eder.

 

Bu vasıflar yalnızca bir övünç değil, aynı zamanda bir yükümlülüktür. Mümin, en iyiyi hedefler; en güzel ahlakla donanır, en adaletli davranır.

 

Çünkü o, Rabbinin yeryüzündeki halifesidir.

 

• İnsanlığın insanlığının farkına varıp birbirlerine insanca davrandığı güzel günlere ulaşmalıyız.

 

Bu hedef, tüm peygamberlerin ortak davasıdır.

 

İnsan olma bilinci, merhamet, adalet ve saygıyla mümkündür.

 

Peygamberimiz (sav): “insanlara merhamet etmeyene, Allah merhamet etmez.” (Buhârî, müslim) buyurarak, insanca davranışın kaynağını gösterir.

 

Bu güzel günlere ulaşmak için önce kendimizi düzeltmeli, sonra başkalarını kazanmalıyız.

 

Umutsuzluğa kapılmak yok; zafer, hakka sadık olanlarındır.

 

• Geleceğin güzelliği için güvenilir, ahlaklı, şefkatli ve güçlü nesiller yetiştirmeye hemen şimdi başlamalıyız.

 

Nesil yetiştirmek, peygamber mesleğidir.

 

Hz. Lokman’ın oğluna öğütleri, bunun en güzel örneğidir.

 

Allah (cc): “YAVRUCUĞUM! NAMAZI KIL, İYİLİĞİ EMRET, KÖTÜLÜKTEN MEN ET; BAŞINA GELENLERE SABRET.” (Lokman 17) diyerek, nesil eğitiminin ana hatlarını verir.

 

Güçlü nesil, sadece kas gücüyle değil; iman, ahlak ve bilgiyle güçlü olan nesildir. Bu nesli yetiştirmek, sorumluluğundan kaçamayacağımız en önemli borçtur.

 

"Hiçbir baba, çocuğuna güzel ahlaktan daha değerli bir miras bırakamaz." (Hadis-i şerif, tirmizî).

 

Mümin olmak, çağın gerisinde kalmak değil; çağın ahlaksızlığına karşı en ileri, en adil ve en aydınlık duruşu sergilemektir.

 

Geleceği kurtaracak olanlar, bilgisayar ekranlarının karşısında köleleşenler değil, kalbi sevgiyle, zihni hikmetle donatılmış nesillerdir.

 

Gerçek ilerleme, teknolojide değil; insanın kalbinde ve ahlakındaki ilerlemedir. Müminler, insanlığın öncüsü olmaya layıktır.

 

Müminlik, sadece bir kimlik beyanı değil; ahlak, adalet, merhamet, güvenilirlik ve sorumluluk yüküdür. Bu cümle bir üstünlük iddiası değil, bir görev çağrısıdır.

 

Mümin, insanlara yük olan değil; yük alan, yara açan değil; yara saran, korku veren değil; güven veren, adaletsizliğe ortak olan değil; adaletin şahidi olan kimsedir.

 

İnsanlık, teknolojik gelişmekle değil; zayıfa nasıl davrandığıyla, güçlüyken ne kadar adil kaldığıyla ve menfaatine ters düştüğünde haktan yana olup olmadığıyla ölçülür.

 

“BİR TOPLULUĞA OLAN KİNİNİZ SİZİ ADALETSİZLİĞE SÜRÜKLEMESİN. ADALETLİ OLUN; BU, TAKVAYA DAHA YAKINDIR.” (Mâide, 8)

 

“ŞÜPHESİZ ALLAH ADALETİ, İYİLİĞİ VE YAKINLARA YARDIM ETMEYİ EMREDER; HAYÂSIZLIĞI, KÖTÜLÜĞÜ VE AZGINLIĞI YASAKLAR.” (Nahl, 90)

 

Güçlü nesil, sadece bedenen ve madden güçlü nesil değildir. Güçlü nesil; öfkesine hâkim olabilen, haksızlığa boyun eğmeyen, fakat kendisi de haksızlık etmeyen nesildir.

 

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “güçlü kimse, güreşte başkasını yenen değil; öfke anında kendisine hâkim olandır.” (Buhârî, edeb, 76; müslim, birr, 107)

 

3. KONUŞMAK, ANLAMAK VE SAYGI DUYMAK

• Felsefemiz; insanlar anlaşmak zorunda değil ama konuşmak zorunda.

Konuşmak, anlaşmayı garantilemez ama köprü olur. Suskunluk, kin ve öfkeyi büyütür.

 

Allah (cc): “KULLARIMA SÖYLESİNLER: EN GÜZEL OLANI SÖYLESİNLER. ÇÜNKÜ ŞEYTAN ARALARINI BOZAR.” (İsrâ 53) diyerek, konuşmanın üslubuna dikkat çeker.

 

Konuşmak zorundayız; konuşmayan toplumlar, anlaşılmamanın kuyusuna yuvarlanır. Fakat her söz değil, hikmetli söz; her dil değil, güzel dil esas alınmalıdır.

 

• Birbirimizi sevmeye mahkûm edemeyiz ama saygı duymaya mahkûmuz.

 

Sevgi, gönül işidir; saygı ise toplumsal düzenin temelidir.

 

İnsanlar fikirlerde uyuşmaz ama adapta buluşabilir.

 

Peygamberimiz (sav): “mümin, insanlarla hoş geçinendir. İnsanlarla hoş geçinmeyende hayır yoktur.” (Tirmizî) buyurur.

 

Saygı, anlaşmazlıkları kavgaya dönüştürmekten alıkoyar. Birbirimize saygı duymak, hakikati ararken dahi medeniyeti korumamızı sağlar.

 

Sevgi zorla olmaz ama saygı bir medeniyet gereğidir.

 

Farklılıklarımız bizi ayırmamalı, zenginleştirmelidir.

 

İnsanların aynı düşüncede olması mümkün değildir; fakat aynı toplumda insanca yaşayabilmeleri mümkündür. Bunun yolu, bağırmaktan değil dinlemekten; aşağılamaktan değil anlamaya çalışmaktan geçer.

 

Konuşmak, sadece kendi sözünü söylemek değildir. Karşımızdakinin neden öyle düşündüğünü anlamaya çalışmak, haklı olduğu yeri kabul etmek ve hatalı olduğumuzda geri adım atabilmektir.

 

Sevgi duygu olabilir; fakat saygı bir ahlak ve sorumluluktur.

Bir insanı sevmek zorunda değiliz; ancak onun onurunu çiğnememek, hakkını yememek ve insanlığını inkâr etmemek zorundayız.

 

“KULLARIMA SÖYLE, SÖZÜN EN GÜZELİNİ SÖYLESİNLER.” (İsrâ, 53)

 

“RABBİNİN YOLUNA HİKMETLE VE GÜZEL ÖĞÜTLE ÇAĞIR; ONLARLA EN GÜZEL ŞEKİLDE MÜCADELE ET.” (Nahl, 125)

 

4. ZİHNİN İŞGALİ VE İNSANIN UYANIŞI

• İşgal edilmiş beyinleri- zombileşmiş kafaları- uyandırmak-: işgal edilmiş ülkeleri kurtarmaktan çok daha zordur

Zihin işgali, toprak işgalinden daha sinsi ve daha kalıcıdır.

 

Fikirleri, inançları ve algısı başkaları tarafından şekillendirilen insan, özgür değildir.

 

Allah (cc): “ONLAR, ALLAH’I BIRAKIP BİLİM ADAMLARINI VE RAHİPLERİNİ RAB EDİNDİLER.” (Tevbe 31) ayeti, zihinsel esaretin tehlikesine işaret eder.

 

Uyanmak, sorgulamak, kendi kararlarını vermek; işte asıl kurtuluş. Bu da bilgi, okuma, sorgulama ve eleştirel düşünmeyle mümkündür.

 

Zihin işgali, toprak işgalinden daha tehlikelidir. Çünkü zihin işgal edildiğinde insan, kendi köleliğine gönüllü olur.

 

"LÂ İKRÂHE Fİ'D-DÎN (DİNDE ZORLAMA YOKTUR)." (Bakara, 256).

 

"Müslüman, dilinden ve elinden diğer Müslümanların zarar görmediği kişidir." (Hadis-i şerif, Buhârî).

 

Fikirlerin çarpışmasından hakikat şimşekleri doğar.

Beyinleri küresel sistemin yalanlarıyla işgal edilmiş kitleleri uyandırmanın yolu, onlarla kavga etmek değil; saygı sınırlarını koruyarak onlara yaşayan birer İslam numunesi göstermektir. İnsanları anlamaya çalışmak, onları ayıplamaktan daha soylu bir eylemdir.

 

Bir ülkenin toprağı işgal edildiğinde insanlar düşmanı görür. Fakat bir insanın zihni işgal edildiğinde, çoğu zaman kendisini özgür zanneder.

 

Zihnin işgali; insanın kendi aklıyla düşünmeyi bırakması, her duyduğuna inanması, her gördüğünü gerçek sanması ve kendisine sunulan hayatı tek seçenek zannetmesidir.

 

İnsanın zihnini medya, para, şöhret, korku, kimlik kavgaları, bağımlılıklar ve körü körüne tarafgirlik işgal edebilir.

 

Kurtuluş; okumak, sorgulamak, dinlemek, delil aramak ve hakikati kişilerden üstün tutmakla başlar.

 

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsinden sorumludur.” (İsrâ, 36)

 

5. ZAAFLAR, NEFİS VE KİŞİNİN ASIL İMTİHANI

• Farkında mısınız? Zaaflarınızla imtihan ediliyorsunuz. Direnin. Yerle bir edin o sizi zorlayan, sıkıntıya sokan zaaflarınızı. Herkes çok dikkat etsin, kimin neye çok zaafı varsa, ona karşı durmakta zorlanıyorsa- imtihanı ordadır. Direnin ve yenin.

Büyük imtihan, zaaflarımızdadır.

 

Nefsin zayıf noktaları, şeytanın geçit verdiği kapılardır.

 

Allah (cc): “BEN NEFSİMİ TEMİZE ÇIKARAMAM. ÇÜNKÜ NEFİS, KÖTÜLÜĞÜ EMREDER. ANCAK RABBİMİN MERHAMET ETTİĞİ KİMSELER MÜSTESNA. ŞÜPHESİZ RABBİM ÇOK BAĞIŞLAYICIDIR, ÇOK MERHAMETLİDİR.” (Yusuf 53) buyurarak, nefsin zafiyetlerine dikkat çeker.

 

Zaaflarla mücadele, cihadın en büyüğüdür.

 

Peygamberimiz (sav): “asıl cihat, nefsine karşı cihat etmektir.” (tirmizî) buyurmuştur.

 

Zaafınızı bilin, onu yönetin; yoksa o sizi yönetir. Direnin, yenin; çünkü kazanan, nefsini yenendir.

 

NEFSİNİ KÖTÜLÜKLERDEN ARINDIRAN KURTULUŞA ERMİŞTİR." (Şems, 9).

 

"hakiki mücahit, nefsinin arzularına karşı cihat edendir." (Hadis-i şerif, tirmizî).

 

Her insan en zayıf halkasından kopar. Kiminin zaafı para, kiminin makam, kiminin ise öfkesidir. Şeytan sana en güçlü olduğun yerden değil, en çok sakladığın zaafından vurur. Zaaflarını yıkamayanlar, dünyaya karşı hiçbir devrim yapamazlar. En büyük savaş, kendi içimizde başlayıp yine orada kazanılandır.

 

Zaaflarımız, en büyük imtihan alanımızdır. Onlara teslim olmak kolaydır; onları yenmek ise gerçek kulluğun işaretidir.

 

İnsanın en büyük savaşı, çoğu zaman dışındaki düşmanla değil; içinde büyüttüğü zaaf, hırs, kibir, öfke, şehvet, kıskançlık ve bağımlılıklarladır.

 

Kimi para ile, kimi makam ile, kimi şöhret ile, kimi cinsellik ile, kimi öfke ile, kimi de onaylanma ve beğenilme arzusuyla sınanır. Kişi, en çok nerede zorlanıyorsa orada daha fazla uyanık olmalıdır.

 

Zaafı inkâr etmek onu büyütür. Zaafı tanımak, sebeplerini anlamak, ona götüren yolları kapatmak ve gerekirse yardım almak ise onu zayıflatır.

 

“NEFSİNİ ARINDIRAN KURTULUŞA ERMİŞ, ONU KÖTÜLÜKLERE GÖMEN İSE ZİYANA UĞRAMIŞTIR.” (Şems, 9-10)

 

6. KEDER, KADER, SABIR VE HİKMET

• Kederim kaderimse – kederime nasıl isyan ederim – o kederi bir veren var – hikmetinden sual edilmez – kaderimi severim – nefret edemem – kaderimden şikâyet etmekten Rabbimden hicap ederim.

Kader inancı, kederi anlamlandırır. Her kederin bir hikmeti, her zorluğun bir kolaylığı vardır.

 

Allah (cc): “SİZİ BIÇAKLA DENEYECEĞİZ Kİ, HANGİNİZ DAHA GÜZEL AMEL EDECEK?” (Mülk 2) buyurarak, kederin bir sınav olduğunu bildirir.

 

Peygamberimiz (sav): “müminin hâli ne güzeldir! Onun her işi hayırdır. Başına bir zorluk gelirse sabreder, bu onun için hayır olur; bir nimet gelirse şükreder, bu da hayır olur.” (Müslim) buyurur.

 

Kederden kaçmak değil, ondan ders çıkarmak gerekir. Rabbe şikâyet edilmez; edilen dua ve sabırdır.

 

• Bazen bir olayla – binler imtihan edilirde – herkes için kişiye özel binler ayrı sonuç ve kazanç ve kaybediş vardır. Belki aynı olayda kazandım diyen kaybetmiş – kısmet değilmiş diyen kazanmıştır.

 

Olayların ardındaki dersler, kişiye özeldir. Aynı olay, bir kimse için fırsat, diğeri için hayal kırıklığı olabilir.

 

Allah (cc): “UMULUR Kİ HOŞUNUZA GİTMEYEN BİR ŞEY SİZİN İÇİN HAYIRLIDIR; UMULUR Kİ SEVDİĞİNİZ BİR ŞEY SİZİN İÇİN ŞERLİDİR.” (Bakara 216) buyurur.

 

Kazanmak ve kaybetmek, görünenin ötesindedir. Önemli olan, olay karşısında takınılan tavırdır. Sabır ve teslimiyet, zaferi getirir; şikâyet ve isyan, kaybettirir.

 

Aynı olay, farklı kalpler için farklı hikmetler taşır. Biz sonucu görürüz, hikmeti gören ise Allah’tır

 

"OLUR Kİ, BİR ŞEY SİZİN İÇİN HAYIRLI OLUR DA SİZ ONU SEMA ETMEZSİNİZ. VE OLUR Kİ BİR ŞEY SİZİN İÇİN ŞER OLUR DA SİZ ONU SEVERSİNİZ. ALLAH BİLİR, SİZ BİLMEZSİNİZ." (Bakara, 216).

 

"müminin durumu ne gıpta edilecek bir durumdur! Çünkü onun her hali kendisi için bir hayırdır. Genişliğe ererse şükreder, bu onun için hayır olur. Bir darlığa uğrarsa sabreder, bu da onun için hayır olur." (Hadis-i şerif, müslim).

 

Kader, Rabbimizin bize yazdığı en güzel senaryodur. Bugün bizi ağlatan keder, yarın en büyük kurtuluş vesilemiz olabilir. İlahi planın matematiğinde hiçbir kayıp zayi olmaz; teslim olan asla kaybetmez.

 

• Anlayan anlar: dinsizin hakkından imansız gelir. Allah bazı şerleri bazı şerlilerle cezalandırır. Sizin şer olarak gördüğünüz şeylerde, birçok hayır bulunabilir.

 

Bu, ilahî kanunun ta kendisidir: zulüm, kendi içinde cezasını taşır.

 

Allah (cc): “BÖYLECE ZALİMLERİ, KAZANDIKLARI YÜZÜNDEN BİRBİRLERİNE MUSALLAT EDERİZ.” (en’âm 129) buyurarak, zalimlerin birbiriyle cezalandırıldığını belirtir.

 

Şerrin iyiyle imtihan, imanın derinliğini gösterir. Aslında görünen şer, gizli bir hayrı taşıyor olabilir. Bu, basiret istemektir.

Kederi sevmek, acıyı yüceltmek değil; başa geleni isyanla değil, sabırla ve hikmet arayışıyla karşılamaktır. İnsan üzülebilir, ağlayabilir, yardım isteyebilir. Sabır, acısız olmak değil; acıya rağmen doğru yoldan ayrılmamaktır.

Her hadise her insanda aynı sonucu doğurmaz. Birinin kazancı diğerinin kaybı, birinin kaybı diğerinin uyanışı olabilir. Biz olayın sadece görünen tarafını biliriz; Allah ise başlangıcı, sonucu ve kalplerdekini bilir.

“OLUR Kİ BİR ŞEY SİZİN İÇİN HAYIRLI İKEN SİZ ONU HOŞ GÖRMEZSİNİZ; BİR ŞEY DE SİZİN İÇİN KÖTÜ İKEN ONU SEVERSİNİZ. ALLAH BİLİR, SİZ BİLMEZSİNİZ.” (Bakara, 216)

Her şerli olayın hikmetini tam olarak bildiğimizi sanmamalıyız. Bize düşen, haksızlığı meşrulaştırmak değil; adaleti savunmak, zulme ortak olmamak ve sonucu Allah’a bırakmaktır.

7. DÜŞÜNMEK, ANLAMAK VE KEŞKELERDEN KURTULMAK

• Daha sonra anlarsın mı olmalı durumun yoksa daha önce anlamak mı olmalı – bir daha düşün – çünkü keşkeler pişmanlıkların adıdır. Keşke dememek için bir daha düşün ve anlamaya çalış, anlatılmak isteneni…

Anlamak, zamanlamayla da ilgilidir. Erken anlamak, bedel ödememek; geç anlamak ise pişmanlıktır.

 

Allah (cc): “RABBİN TARAFINDAN SANA İNDİRİLENİN HAK OLDUĞUNU BİLEN KİMSE, KÖR OLAN KİMSE GİBİ MİDİR? ANCAK AKIL SAHİPLERİ ÖĞÜT ALIR.”(Rad 19) manasındaki ayetler, basireti telkin eder.

 

“KEŞKE” dememek için, her sözü ve her olayı, niyet ve bağlamıyla değerlendir; tefekkürden ayrılma.

 

İnsanın bütün hataları bilgisizlikten değil; bazen aceleden, kibirden, öfkeden ve dinlememekten doğar. Bir karar vermeden önce bir daha düşünmek, zayıflık değil; aklın ve olgunluğun işaretidir.

 

Bir sözü söylemeden, bir ilişkiyi bitirmeden, bir insanı suçlamadan ve bir kararın altına imza atmadan önce sonucunu düşünmek gerekir. Çünkü bazı sözler geri alınsa da izi kalır; bazı kırıklar onarılsa da çizgisi kalır.

 

“EY İMAN EDENLER! ALLAH’TAN KORKUN VE HERKES YARIN İÇİN NE HAZIRLADIĞINA BAKSIN.” (Haşr, 18)

 

8. GEÇİCİ ÜSTÜNLÜKLER VE NİHAİ HESAP

• Hiç de öyle değil – yaşa ve gör. Onların geçici üstünlükleri sizi asla aldatmasın. Sonuçta zafer iyilerindir.

Geçici olan, sahibini yanıltır. Zafer, hak ve iyilik edenlerindir.

 

Allah (cc): “ŞÜPHESİZ Kİ, BİZ PEYGAMBERLERİMİZE VE İMAN EDENLERE DÜNYA HAYATINDA DA ŞAHİTLERİN AYAĞA KALKACAĞI GÜNDE DE YARDIM EDERİZ.” (Mümin 51) buyurur.

 

Zalimler bir müddet yükselse de sonuç her zaman haktan yanadır. Umutsuzluğa düşme; iyiler, sonsuz zaferin mirasçılarıdır.

• bu mesele sadece böyle olur – başka türlü olmaz…. Diyebileceğin tek şey Rabbine döneceğin ve yaptıklarının karşılığını mutlak manada alacağındır.

Ahiret inancı, bu dünyanın geçiciliğini ve hesap gününü hatırlatır.

 

Allah (cc): “HER NEFİS, YAPTIĞININ KARŞILIĞINI TAM OLARAK ALACAKTIR.” (âl-i imrân 185) buyurur.

 

Dünyadaki adaletsizlikler, ahirette fazlasıyla telafi edilecektir. Bu inanç, sabrı ve metaneti artırır. Dünya nimetlerine aldanma, asıl hayat ahiret hayatıdır.

 

"ZALİMLERİN YAPMAKTA OLDUKLARINDAN ALLAH'I SAKIN GAFİL SANMA! O, ONLARI ANCAK GÖZLERİN DEHŞETLE DIŞARI FIRLAYACAĞI BİR GÜNE ERTELEMEKTEDİR." (İbrâhim, 42).

 

"zalime mühlet verilir ama asla ihmal edilmez." (Hadis-i şerif, Buhârî).

 

Kötülerin dünyadaki geçici saltanatı, Allah’ın onlara açtığı birer tuzaktır. Şer olanlar birbirini kırarken, mümin sabırla ve sebatla kendi doğru yolunda yürümelidir. Mahkeme-i kübra’da kurulacak adalet terazisinde hiçbir şey karşılıksız kalmayacaktır. En büyük zafer, son nefesi imanla teslim etmektir.

Kötülerin bir süre güçlü görünmesi, kötülüğün kazandığı anlamına gelmez. Para, makam, şöhret ve zorbalık geçicidir. Kalıcı olan, insanın ardında bıraktığı iyilik ve Allah’ın huzuruna götürdüğü ameldir.

İyiliğin zaferi her zaman dünyada hemen görülmeyebilir. Bazen iyi insan kaybeder gibi görünür; fakat vicdanını, onurunu ve ahiretini kazanır. Kötü insan kazanmış gibi görünür; fakat insanlığını ve sonunu kaybeder.

“GEVŞEMEYİN, ÜZÜLMEYİN; EĞER İNANIYORSANIZ ÜSTÜN GELECEK OLAN SİZLERSİNİZ.” (âl-i imrân, 139)

“KİM ZERRE KADAR HAYIR YAPMIŞSA ONU GÖRÜR. KİM DE ZERRE KADAR ŞER YAPMIŞSA ONU GÖRÜR.” (zilzâl, 7-8)

9. MAZLUMUN AHI VE ADALETİN GECİKMEYEN HESABI

• Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste ... Tabi ki henüz yeni başlıyor... Devam edecek ... Sonsuza dek ....

Mazlumun ahı, semadan inmez ama Rabbin katında tutulur.

 

Peygamberimiz (sav): “mazlumun bedduasından sakının; çünkü o ile Allah arasında perde yoktur.” (Buhârî, müslim) buyurur.

 

Ah, er geç sahibini bulur; zulmün sonu pişmanlıktır. O hâlde zulmetme, mazluma sahip çık. Allah’ın intikamı gecikmez; sabırla bekle.

 

"ZULMEDENLER, HANGİ DÖNÜŞE DÖNDÜRÜLECEKLERİNİ YAKINDA BİLECEKLERDİR." (şuarâ, 227).

 

"mazlumun bedduasından sakının, çünkü onunla Allah arasında perde yoktur; o dua bulutların üzerine çıkarılır." (Hadis-i şerif, tirmizî).

 

Küresel şeytanların ve onların yerli işbirlikçilerinin akıttığı her damla mazlum kanı, kendi helaklarının sinyalidir. Dünyanın geçici sahipleri kendilerini güçlü sansalar da Rabbimizin "el-müntakîm" (intikam alıcı) ismi eninde sonunda tecelli edecektir.

 

ZULÜM İLE ABAD OLANIN AKIBETİ BERBAD OLUR.

 

Mazlumun ahı, sadece bir beddua değil; çiğnenen hakkın, kırılan kalbin ve yok sayılan insan onurunun şahitliğidir.

Adalet bazen gecikir gibi görünür; fakat gecikmesi, ortadan kalktığı anlamına gelmez. İnsan mahkemeden kaçabilir, toplumu aldatabilir, delilleri gizleyebilir; fakat Allah’ın bilgisinden ve hesabından kaçamaz.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “mazlumun duasından sakın. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur.” (buhârî, zekât, 63; müslim, îmân, 29)

10. KÖTÜ NİYETLİ İNSANLARI TANIMAK VE SINIR KOYMAK

• Kalpleri, dillerinden daha kin dolu olanlara asla sempati dahi duyma

Kin, kalbin hastalığıdır. Dil süslü olsa da kalp zehirliyse, o kişiden hayır gelmez.

 

Allah (cc): “SÖYLENENİN EN GÜZELİNE UYANLARI MÜJDELE.” (Zümer 18) buyurarak, sözlerdeki güzelliğe değil, ihlasa bakmamızı ister.

 

Kin dolu kalp, güzel sözlerle bile gizlenemez; hissedilir. Onlara sempati duymak, kini beslemektir. Uzak dur, kalbini temiz tut.

 

Mazlumun ahı, yeryüzündeki en ağır yüktür. Onu alan, tarih boyunca hiçbir zaman rahat etmemiştir.

 

• Dili kötü, niyeti kötü, sözü kötü, tavrı kötü, yaklaşımı kötü, duruşu kötü, işi kötü, çabası kötü, amacı kötü; ama o kendini iyi sanıyor...

 

Kötülük, ne zaman kendisini iyi sanarsa, en tehlikeli halini alır.

 

Allah (cc): “DE Kİ SİZ, NEFSİNİZİ TEMİZE ÇIKARMAYIN; O TAKVA SAHİPLERİNİ EN İYİ BİLENDİR.” (Necm 32) buyurarak, kendini beğenmeyi yasaklar.

 

Kötü olup kendini iyi sanmak, hakikate kapalı olmaktır. Bu kişilere uyarmak görevimizdir ama değiştirmek yalnızca Allah’ın elindedir. Bize düşen, doğruyu göstermek ve kendimizi düzeltmektir.

 

"İNSANLARDAN ÖYLESİ VARDIR Kİ, DÜNYA HAYATINA DAİR SÖZLERİ SENİN HOŞUNA GİDER. BİR DE KALBİNDEKİLERE ALLAH'I ŞAHİT TUTAR. HALBUKİ O, DÜŞMANLARIN EN YAMANIDIR." (Bakara, 204).

 

"Münafıkın alameti üçtür: konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde döner, emanete ihanet eder." (Hadis-i şerif, buhârî).

 

Dışı Müslüman, içi Ebu cehil olanların sosyal medyada ya da meydanlarda sattığı bilgelik taslamalarına aldanma. Kalbinde şefkat ve merhamet taşımayan, diliyle sürekli müminleri akrep gibi sokan ikiyüzlüler, kendilerini ne kadar iyi sansalar da ilahi terazide birer hiçtirler.

İnsanı sadece sözüyle değil, davranışının sürekliliğiyle tanımak gerekir. Güzel söz söyleyip kötülük yapan, merhametten bahsedip zayıfı ezen, adalet diyerek kendi yakınını kayıran kişinin sözü değil, ameli ölçüdür.

Kötülük yapan her insana nefretle bağlanmak da insanı kötülüğe esir eder. Doğru tavır; kötülüğü tanımak, ona mesafe koymak, hakkını korumak ve kendi kalbini kinden korumaktır.

“İYİLİKLE KÖTÜLÜK BİR OLMAZ. SEN KÖTÜLÜĞÜ EN GÜZEL OLANLA SAV. O ZAMAN SENİNLE ARASINDA DÜŞMANLIK BULUNAN KİMSE, SICAK BİR DOST GİBİ OLABİLİR.” (Fussilet, 34)

 

11. BAŞKALARINI DÜZELTMEK VE KENDİMİZE DÖNMEK

• Başkalarını düzeltmek için çok fazla yormayın kendinizi. Eğer o bu konuda açık değilse, hakkedişi yoksa, Allah onu düzelmeye layık görmezse, asla düzelmez. O çabayı kendinize harcayın. Üzülmez, mutlu olursunuz.

Hidayet Allah’tandır.

 

Siz anlatın, uyarın, örnek olun ama sonuca müdahale etmeyin.

 

Kendi nefsini düzeltmek, en büyük sorumluluktur. Başkalarının düzelmemesine üzülmek yerine, kendi salih amelini çoğalt. Mutluluk, kabullenmekte ve elinden geleni yapmaktan gelir.

 

"ŞÜPHESİZ SEN SEVDİĞİNİ HİDAYETE ERDİREMEZSİN, ANCAK ALLAH DİLEDİĞİNE HİDAYET VERİR." (Kasas, 56)

 

"kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir." (Hadis-i şerif, tirmizî).

 

"KEŞKE" kelimesi şeytanın amel kapısını açar. Daha sonra anlayıp dizini dövmekten korunmanın tek yolu, bugün kendi nefsini hesaba çekmektir.

 

Herkesi değiştirmeye çalışanlar kendilerini tüketirler. Sen kendi kalbini ıslah et, sen değişirsen dünya değişir.

 

İnsan nasihat edebilir, örnek olabilir, yanlışı gösterebilir; fakat kimsenin kalbini zorla değiştiremez. Değişim, kişinin kendi iradesiyle kapıyı açmasıyla başlar.

 

Başkasını düzeltmek uğruna kendini tüketmek yerine, kendi ahlâkını, sabrını, bilgini ve davranışını güzelleştirmek daha etkilidir. Bazen en güçlü nasihat, söz değil; güzel örnekliktir.

 

Ancak bu, kötülük karşısında susmak anlamına gelmez. Yanlışı uygun dille uyarmak, mazlumu korumak ve haksızlığa ortak olmamak sorumluluğumuzdur.

 

12. DERDİ ALLAH’A ANLATMAK VE SIRRI KORUMAK

• Derdini sadece Allah’a anlat: İnsan derdini arkadaş! Denen birine anlatmaya görsün, bir de bakıyor ki derdi, çarşıda pazarda elden ele, dilden dile, cazibeli bir ganimet malı olmuş, batan geminin malları gibi pazarlara sunulmuş, satışa konmuş.

Sır, emanettir. Derdini bilmeyenlere açmak, onu hafife aldırmaktır.

 

Allah (cc): “SABREDİN VE ALLAH’A SIĞININ.” (Kur’an’da sıkça geçer) en hayırlı sığınak o’dur.

 

Peygamberimiz (sav) de sıkıntılarını Allah’a açardı. Derdini Allah’a anlatmak hem sırrı korur hem de kalbe huzur verir. İnsanların dedikodusuna hedef olmaktansa, seccadede ağlamak daha hayırlıdır.

 

"BEN TASA VE KEDERİMİ SADECE ALLAH’A ARZ EDERİM." (Yusuf, 86).

 

"yalnızca Allah’tan yardım dile." (Hadis-i şerif, tirmizî).

 

İnsanların kulakları bazen sadece malzeme toplamak için dinler. En yakın dost bile gün gelir nefsine yenilir, sırrını pazar malına çevirir. Derdini insana anlatıp rezil olmaktansa, seccadene anlatıp vezir olmak en büyük müminlik asaletidir. Kul sessizce ağlar, Allah ise sessizce kabul eder.

 

İnsanın en büyük dostu, dinlendiği yer Allah’tır. İnsanlara anlattığın her derdin bir kısmı kaybolur, bir kısmı da dağılır.

 

"İNSAN İÇİN ANCAK ÇALIŞTIĞININ KARŞILIĞI VARDIR." (Necm, 39).

 

"insanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır."(Hadis-i şerif, beyhakî).

 

Sadece kendi cebini, kendi nefsini düşünerek yaşayan bir insan, yeryüzünde boşuna yer kaplıyordur. Devletin görevi vatandaşına aş ve iş sağlamak, adaleti tesis etmektir; bireyin görevi ise sıfır asalaklık ilkesiyle üretmek, çalışmak ve etrafına rahmet olmaktır.

 

Sordun mu kendine, bugün Allah için kimin yükünü hafiflettin?

 

Kendimize soralım: ben bu topluma ne katkı sağlıyorum? İyi insan olmak, sadece kötü olmamak değildir; faydalı olmaktır.

 

Her derdi herkese anlatmak, insanı rahatlatmak yerine daha fazla yaralayabilir. Sır tutamayan, merakını merhametten üstün tutan ve başkasının acısını sohbet malzemesi yapan insanlar vardır.

 

Derdi önce Allah’a anlatmak, dua etmek ve O’na sığınmak gerekir. Ancak gerektiğinde güvenilir bir dosttan, aile büyüğünden, doktordan, psikologdan veya işin ehli bir uzmandan yardım almak da tedbirdir.

 

Hz. Yakup şöyle demiştir: “BEN KEDERİMİ VE HÜZNÜMÜ YALNIZCA ALLAH’A ARZ EDİYORUM.” (Yusuf, 86)

 

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve ahiret gününe inanan ya hayır söylesin ya da sussun.” (Buhârî, edeb, 31; müslim, îmân, 74)

 

13. DÜNYA SİYASETİ, ZULÜM VE ADALET ÖLÇÜSÜ

• Bermuda şeytan üçgeni
abd – ingiltere – israil
dünyanın baş belaları
zalim, hain, nankör,
katil, hırsız, değersiz …

Zulmün merkezi olarak görülen bu güçler, tarih boyunca mazlumların kanınla lekelenmiştir.

 

Allah (cc): “İŞ BİTİRİLİNCE ŞEYTAN ŞÖYLE DER: ‘ŞÜPHESİZ ALLAH SİZE GERÇEK BİR VAATTE BULUNDU. BEN DE SİZE SÖZ VERDİM, FAKAT SÖZÜMDEN DÖNDÜM. BENİM SİZİN ÜZERİNİZDE HİÇBİR ZORLAYICI GÜCÜM YOKTU; YALNIZCA SİZİ ÇAĞIRDIM, SİZ DE BANA UYDUNUZ. ÖYLEYSE BENİ KINAMAYIN, KENDİNİZİ KINAYIN. NE BEN SİZİ KURTARABİLİRİM NE DE SİZ BENİ KURTARABİLİRSİNİZ. DAHA ÖNCE BENİ ALLAH’A ORTAK KOŞMANIZI DA KABUL ETMİYORUM.’ ŞÜPHESİZ ZALİMLER İÇİN ACI BİR AZAP VARDIR.” (İbrahim 22) buyurarak, zulmün cezasız kalmayacağını bildirir.

 

Ancak bize düşen, nefretten önce dirençtir. Bu güçlere karşı bilinçlenmek, birlik olmak ve hakkı savunmak, müminlerin temel vasfıdır.

 

Unutma: zalimler için bile adaletle hüküm vermek gerekir; düşmanlık, insafı yok etmemelidir.

 

Devletlerin savaşlarını, işgallerini, sömürülerini, çifte standartlarını ve zulme destek veren politikalarını eleştirmek meşru ve gereklidir. Ancak adalet, bir devletin politikasıyla o ülkede yaşayan bütün insanları aynı kefeye koymamayı gerektirir.

 

Zulmü kim yapıyorsa zulümdür; mazlum kimse, dinine, ırkına ve ülkesine bakılmadan mazlumdur. Bir halkı, dini veya milleti toptan suçlamak, eleştirdiğimiz adaletsizliğin başka bir şekline dönüşebilir.

 

Bizim ölçümüz öfke değil adalet, intikam değil hak, toplu suçlama değil somut fiil ve sorumluluk olmalıdır.

 

“EY İMAN EDENLER! KENDİNİZİN, ANNE BABANIZIN VE YAKINLARINIZIN ALEYHİNE BİLE OLSA ADALETİ TİTİZLİKLE AYAKTA TUTUN.” (Nisâ, 135)

 

14. İNSANIN KENDİNE SORMASI GEREKEN SORU

• Hele sor bir kendine
başta kendin olmak üzere,
ailene, arkadaşlarına ve insanlığa ne faydan var
?

Bu, en acı sorudur.

 

Kendini sorgulamak, hesaba çekmektir.

 

Allah (cc): “KİŞİ, YAPTIĞI HİÇBİR İYİLİĞİN VE KÖTÜLÜĞÜN KARŞILIĞINI GÖRMEDEN BIRAKILMAYACAKTIR.” (Zilzal 7-8) buyurur.

 

Önce kendine sor: ben dünyaya ne kattım? Aileme, arkadaşlarıma, topluma ne kattım? Soruyu cesaretle soran, değişime kapısını aralar. Hiçbir faydan yoksa, vazgeçme; başla. Faydalı olmak, insan olmanın gereğidir.

 

İnsanın değeri, sadece neye sahip olduğuyla değil; neye hizmet ettiğiyle ölçülür. Para kazanmak, makam sahibi olmak ve tanınmak tek başına değer üretmez. Asıl soru, bunlarla kime fayda sağladığımızdır.

 

Kendimize şu soruları sormalıyız:

 

Bugün kimin yükünü hafiflettim? Kimin gönlünü aldım? Kimin hakkını korudum? Kime bilgi, umut ve güven verdim? Aileme sadece para mı, yoksa zaman, sevgi ve güzel örneklik de veriyor muyum?

 

İnsanlığa fayda, her zaman büyük işlerle olmaz. Bir çocuğa güzel bir söz, bir yaşlıya yardım, bir mazlumu savunmak, bir genci kötülükten uzaklaştırmak da insanlığa hizmettir.

 

15. İŞSİZLİK, İNSAN ONURU VE DEVLETİN SORUMLULUĞU

• İşsiz bir tek insan kalmamalı ... Devlet bunun için var ...

Çalışmak, İslam’ın temel emridir.

 

İşsizlik, insan onurunu zedeler.

 

Allah (cc): “İNSAN İÇİN ANCAK ÇALIŞMASININ KARŞILIĞI VARDIR.” (Necm 39) buyurarak, emeğin kutsallığını gösterir.

 

Devlet, vatandaşının geçimini sağlamakla yükümlüdür; vatandaş da üretmekle.

 

Peygamberimiz (sav): “sabahleyin çalışmak, kimine göre kendine yetecek kadar kazanmak, Allah katında boşuna ibadetten daha sevaplıdır.” (heysemî) buyurur.

 

İşsiz kalan, onurunu kaybetmez ama toplum ona sahip çıkmalıdır. Devlet bu nedenle vardır; halk için, halkın rızkı için.

 

İşsizlik, sadece ekonomik bir mesele değildir. İnsanın onurunu, aile huzurunu, gelecek ümidini ve toplumsal barışı etkileyen derin bir meseledir.

 

Devletin görevi, herkese doğrudan bir masa veya makam vermek değil; üretimi, yatırımı, eğitimi, adaletli rekabeti ve insan onuruna yaraşır çalışma şartlarını sağlayacak bir düzen kurmaktır.

 

İşsizliğin azalması için eğitimle iş hayatı arasında bağ kurulmalı, gençlere meslek kazandırılmalı, küçük esnaf ve üretici desteklenmeli, torpilin yerini ehliyet ve liyakat almalıdır.

 

Çalışabilen her insana üretebileceği bir alan açmak, sadece ekonomiyi değil; insanın kendine saygısını da güçlendirir.

 

HÜLASA-İ KELAM

İnsanlığı başkalarından beklemeden başlatmak

Dünyanın düzelmesini istiyorsak, önce kendi dilimizi, niyetimizi, davranışımızı ve ilişkilerimizi düzeltmek zorundayız. Çünkü toplum dediğimiz şey, birbirinden bağımsız yabancılardan değil; bizden, ailemizden, komşumuzdan, arkadaşımızdan ve çocuklarımızdan oluşur.

Herkes “insanlık nerede?” diye soruyor.

Belki de asıl soru şudur: insanlık bizim sözümüzde, tavrımızda, ticaretimizde, ailemizde, öfkemizde ve güçlü olduğumuz anlarda ne kadar var?

Kötülüğü normalleştirmeyelim. Fakat kötülükle mücadele ederken biz de kötüleşmeyelim. Haksızlığa karşı çıkalım; fakat adaleti elden bırakmayalım. İnsanları uyaralım; fakat aşağılamayalım. Güvenelim; fakat tedbirsiz olmayalım. Affedelim; fakat aynı zulme yeniden kapı açmayalım.

Geleceği değiştirecek olanlar, sadece büyük sözler söyleyenler değil; küçük görünen iyilikleri her gün ısrarla yapanlardır.

Bugün bir kalbi kırmamakla, bir hakkı korumakla, bir çocuğa güzel örnek olmakla, bir mazlumun yanında durmakla ve bir kötülüğe “hayır” demekle başlayabiliriz.

Çünkü insanlığın yeniden insanlığını hatırlaması, bir yerlerde bir insanın “önce ben doğru olacağım” demesiyle başlar.

İnsanlık, henüz bitmedi; biz bittik zannettikçe, yeniden doğar.

Allah (cc): “BİR ZORLUKLA BİRLİKTE BİR KOLAYLIK VARDIR.” (İnşirah 5) müjdesi, her karanlığın ardından aydınlık oldurur.

Toplumun kötüleşmesine ses çıkar, dur deme; kendini düzelt, güzel örnek ol, iyiliği yay.

Unutma: bir insan değişirse, ailesi değişir; aile değişirse, toplum değişir.

Sorgula, diren, ümit et; çünkü hakikatin zaferi, iyilerin eliyle gelecektir.

Rahman’ın rahmetinden ümidini kesme.

O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.

Her zorluğun bir çıkışı, her kederin bir müjdesi vardır.

Bir olun, diri olun, hak için durun.

Kendinizi, ailenizi ve toplumunuzu ıslah edin.

Zafer, sabredenlerindir.

Rabbimiz, bizi zafere layık kılanlardan eylesin.

Âmin.

 

Eklenen ayetler Diyanet İşleri Başkanlığının resmî Kur’an mealleriyle karşılaştırıldı. (Diyanet Kuranı) Hadis ifadeleri de Diyanet’in Hadislerle İslâm kaynaklarındaki rivayetlerle doğrulandı. (Hadislerle İslam)

 

Unutma ki;

 

Furkan ile hakkı bâtıldan ayıramayanın
basireti zamanla körelir.

Ferasetten mahrum kalan,
gördüğünü sanır ama hakikati ıskalar.

Olayların arkasındaki hakikati göremez;

Hikmetle yoğrulmayan bilgi,
insanı yükseltmez; yalnızca yük olur.

İzan ise;
aklı kibirden, kalbi savrulmaktan koruyan, dengeleyen
son ölçü, son denge, son terazidir.

 

Ve bil ki; 

 

Önyargısız, samimi ve cesurca sorgularsan,
hakikat sana bilgi olarak değil,
hikmet olarak sunulur.

 

 

Bu yolculukta seni ileri taşıyacak olan;
ne kalbin tek başına sesi
ne de aklın kuru hesaplarıdır.

Seni hakikate ulaştıracak olan,
 

Kalbin sesiyle aydınlanan bir akıl,
aklın ışığıyla derinleşen bir kalptir.

 

erolyazıcı /abbeyt♥️
hakikat yolunda bir yolcu
12.07.2026, pazar

 

 

Siz ne düşünüyorsunuz?
 

Paylaşın…
belki bir cümleniz, başka bir gönülde
bir kapıyı aralar.

Yorumlarınızı aşağıya bekliyoruz.
Teşekkürler, sevgiler, saygılar…

 

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.