Köşe Yazısı

ÂCİL İHTİYAÇ: MİLLETLER ARASI İSTİŞÂRE KURULU

UFUK ERDEM
UFUK ERDEM
18 5 dk 1



ÂCİL İHTİYAÇ: MİLLETLER ARASI İSTİŞÂRE KURULU


Kur'ân-ı Kerim'de, mü’minlerin özellikleri sayılırken, özellikler arasında "istişâre" de sayılmıştır.

Mü’minlerin özellikleri arasında anılan bu istişâre; yapılacak yolun güzergâhı, yapılacak evin ve dükkânın projesi, alınacak araba ve telefonun özellikleri, etli bamya-kaşarlı simit-fırında sütlâç târîfi için yapılan istişâre değildir.


 Maal’esef ki yüzyıllar boyunca:

  -->Ortalık “yüzlerce çürük ip” ile dolu olup hangi ipin “Allâh’ın sımsıkı tutunulacak sağlam ipi” olduğu, Allâh’ın ipini kimin tuttuğu ve hangi yöne çektiği belirsizdir.

-->İslâm hükümleri; birinin diğerini müşrik-kâfir-fâcir-fâsık-zındık sayacağı şekilde birbirine taban tabana zıt bireysel ictihad ve fetvâlara terk edilmiş, "ortak akıl" denilen akıl bir türlü oluşturulamamış, herkese yol gösterecek “genel istişâre ve icmâ” oluşturulamamıştır. 

-->İctihad ve fetvâ birliğinin olmamasının yanında, ictihad ve fetvâ farklılıkları; ajanlar, fitneciler ve sahtekârların “oyun kurarken kullandığı en temel dayanak”ı olmuştur. 

-->Müctehid sayılan bir âlimin müctehidliği, kendisinden haberdâr olan ve “yol gösterici arayan” ümmetin fert fert ilgili müctehide teveccüh göstermesi ve uyması sonucu “ma’şeri vicdan: toplum vicdânında genel kabul görme”si ile oluşmuştur.

 

Söz konusu âlimin müctehidliğine karar veren otorite, birim ve kişi belirsiz olduğu gibi; mûteber bir müctehidin talebeleri bile hocaları ile aynı fikirde değildir. 

Hangi fikrin söz konusu mezhebin gerçek fikri, ictihâdı ve fetvâsı olduğu belirsizdir.

  

Artık:

-->Kur'ân-ı Kerîm’in muhtevâsı en başından beri her türlü şek ve şüpheden uzak şekilde belli ve kesindir.

 -->Hâlâ gelmesi ve ulaşması beklenen hadîs-i şerîfin bulunmaması nedeniyle,  hadîs-i şerîf kaynakları da doğruluk ve eğrilik derecesiyle birlikte kesinleşmiştir.

-->Daha önceki âlimlere ulaşmayan ve bu haklı sebeple farklı fetvâ ve ictihatlara sebep olan hadîs-i şerifler ve tamamlayıcı bilgiler bir bütün hâlinde her âlime ulaşmıştır.

 

Bütün Müslümanların aklı, fikri, anlayış ve kavrayışı “ana eksen olan” peygamberden 100-250 yıl sonraki "ikinci bir eksen"e âdetâ bir pergel gibi sâbitlenmek sûretiyle:

-->Âdetâ belki 10.000 ve belki 50.000 yıl sonra kopacak kıyâmete kadar bu ikinci eksene mahkûm edilmiştir.

-->Âdetâ diğer beşerî ve ehl-i kitap dinlerde olduğu gibi; câhil ve âlim ayırımı olmaksızın “her bilgi seviyesindeki” mü’minler ile Kur’an-Peygamber arasına bir perde çekilmiş, bir duvâr örülmüş ve bir set çekilmiştir.

-->İslâm, ilk devir âlimlerinin anladığından başka bir şekilde anlaşılmaz ve yorumlanamaz hâle getirilmiş, fetvâ ve ictihad kapısı kapatılmıştır.

  

Eğer fetvâ ve ictihad kapısı açık ise; söz konusu kapının nerede olduğu, kapının başında kimin durduğu ve kapıyı kimin açık tutmaya devâm edeceği; kapı kapalı ise, kapıyı kimin ne zaman ve hangi olaya bağlı olarak açacağı belirsizdir.


Allâh'ın murâdını büyük bir takvâ ve sâlih bir kalp ile arayan ve Allâh'ın hepsinden râzî olmasını dilediğimiz sâlih müctehidlerin ve onlardan birkaç tık aşağıda olan sâlih âlimlerin, ne kadar gayretli ve iyi niyetli olsalar da "îman, amel ve muâmelât ile sosyal, kültürel, teknolojik ve arkeolojik konularda kıyâmete kadar olacak her şeyi algılamış, öngörmüş ve akıl etmiş olması"nı beklemek:

 -->Hayâtın olağan akışına aykırıdır.

-->Söz konusu âlimlere, gücünü aşan yük ve sorumluluk yüklemektir.

-->Söz konusu âlimlere karşı da onlardan sonra ortaya çıkacak âlimlere karşı da haksızlıktır.

 

Bu arada: Bütün İslâm ülkelerindeki âlim kisveli ve kostümlü görünenlerin birçoğunun kaç kuruşluk adam olduğu, kimin ve hangi fikrin adamı olduğu ve neyin peşinde olduğu da birçok vak'ada açıkça görülmüş ve ümmet, icmâ-ı ümmeti sağlayamamış olmanın bedelini ağır bir şekilde ödemiştir.

Bu nedenle, ictihad ve fetvânın; "niyeti ve isâbet kâbiliyeti belirsiz ve şüpheli” âlim kisveli ve kostümlü bireysel kişilerin ve o kişilere mankurtça tâbî olan grupların, cemâatlerin ve cemiyetlerin elinden bir ân önce kurtarılması gerekmektedir.

 İslâm’ın üçüncü delîli olan “kıyâs-ı fukahâ”yı yapacak olan taraf da halk değil, âlimlerdir.

 Bir âlimin fetvâ vermesi ve ictihadda bulunması yerine; bir kurul içinde “cumhur:bilgili çoğunluk ” olarak bir araya gelip istişârede bulunan âlimlerin ortak akıl ile verdiği fetvâ ve bulunduğu ictihadda kıyas yeteneği daha güçlü, isâbet oranı daha yüksek ve verdikleri hüküm sonucu îtibârıyla hakka daha yakın olacaktır.

 Eğer bir konuda, “takvâ” ve “ruhsat” sınırları içinde birden fazla hak yol uygun ise; yapılacak ictihad ve verilecek fetvâda, o yolların da aynı kurul eliyle “icmâ görüş” ya da “cumhur görüş” olarak bildirilmesi en doğru yol olacaktır.

 

Ümmetin derlenip toparlanması ve ortak hareket etmesi için tek yol, en kısa sürede fukahânın icmâ etmesidir.

 Çünkü, genel kanâatim şudur ki: “icmâ-ı fukahâ” olmadan hiçbir şekilde “icmâ-ı ümmet” gerçekleşemez! 

İcmâ-ı fukahâ sâyesinde; meâlen "ümmetim delâlette birleşmez!" hadîs-i şerîfinin bir delîli olarak hakka samîmiyetle tâbî olmaya çalışan ümmet, takvâ açısından Allâh’ın murâdına daha uygun ve daha doğru olduğunu düşündüğü “takvâ ve ruhsat yolu”nu seçecek ve “edille-i şer'iyye”nin dördüncü delîli olan "icmâ-ı ümmet" de gerçekleşmiş olacaktır.

 

Bu bağlamda:

-->İctihad oluşturulması ve fetvâ verilmesini gerektirecek bilim dalları dikkate alınmak üzere: Her ülkeden bütün mûteber âlimlerin “kendi uzmanlık alanına göre oluşturulmuş alt komisyonlar”da yer alacağı "âlimler konseyi : âlimler istişare kurulu" kurulmalıdır.

-->Söz konusu kurul, Allâh'ın ve Rasûl’ünün açık hükümleri ile her ikisinin maksat ve murâdını dikkate alarak bütün Müslümanlar için geçerli olacak şekilde “silbaştan” bir ictihadda bulunmalı ve fetvâ vermelidir. 

-->Söz konusu kurula; Kur’ân-ı Kerîm, mutlak hadîs-i şerîf ve söz konusu kurulun karârına karşı fitne amaçlı fikir akımları üretenlere karşı adlî, idârî ve silâhlı yaptırım gücü de verilmelidir.

 

Bu âlimler istişâre kurulunun bugüne kadar bütün “ümmet-i muhammed’e teşmîl olacak şekilde” hiç düşünülmemiş ve düşünülmüş olsa bile gerçekleşmemiş olması; bundan sonra da düşünülmemesi ve bu konuda gayret gösterilmemesi gerektiği ve böyle bir girişimin başarılamayacağı anlamına gelmez.

 Bilâkis; âlimler istişâre kurulu oluşturma girişimi, belki de “farz-ı kifâye” mertebesinde bütün ümmet-i muhammed’in ortak bir görevidir. 

Allah, ümmeti bireysel ve toplumsal olarak “Allâh’ın sağlam ipine sarılmaya gayret gösterir ve sarılmış vaziyette” hareket hâlinde görmek istemektedir: Gayret ümmetten, tevfîk Allah’tandır! 

Eğer istişâre heyeti yanılıp hatâ ederse veyâ doğru karar verip isâbet ederse; söz konusu heyet Allâh'ın maksat ve murâdını öncelemek üzere bütün ümmet-i muhammed’in ortak karârı ile oluşturulduğu için, daha önceki müctehidlerde olduğu gibi burada da çözüm basittir: Hatâda bir ve isâbette iki sevap!

Ve kesinlikle Allah; "istişâre yoluyla Allâh'ın ve Rasûl’ünün maksat ve murâdını arama" amacı güden bu yöntem sebebiyle, ictihad ve fetvâda sürekli isâbeti nasîp edecek ve ümmeti ortak bir fikir etrâfında toplayacaktır.

 

Aksi takdirde; ümmetin kıyâmete kadar bir araya gelmesi ve Allâh’ın ipine sarılması mümkün olmayacak ve yıllardır ödediği “icmâ-ı ümmeti sağlayamamış olma”nın bedelini ağır bir şekilde ödemeye devâm edecektir! 

En doğrusunu Allah bilir!


NOT:

*"Sanat, Hak ve halk içindir!" düstûruyla yazmaya çalıştığım yazı ve  şiirlerime yorum yapmak sûretiyle sağladığınız katkı için çok teşekkür ederim!






UFUK ERDEM
UFUK ERDEM

[email protected] · Makale sayısı: 225

Bu Yazıyı Paylaş