Mapus Damından Notlar – Yirmi Birinci Gün

Mapus Damından Notlar – Yirmi Birinci Gün

Daraldım bugün… Ruhum daraldı, bedenim daraldı, zaman bile duvarların içine sıkıştı sanki. Yüreğimi genişletmesi için İlahıma yalvarıyorum; çünkü insan bazen kendi kabuğunda boğulur. Gözlerimi kapadığımda, karanlık bile huzur vermiyor artık; karanlıkta beliren o ucube şekiller, korkunun suretini alıp üzerime çöküyor. Korku, insana dışarıdan değil, içeriden hücum ediyor aslında. Göz kapaklarımın ardında bile rahat yok bana. İşte o an, sabahın gelmesini, güneşin doğmasını, hayatın yeniden başlamasını öyle çok istiyorum ki; malım mülküm olsa feda ederdim bu ışık uğruna.

Belki de balığın karnında kalan Yunus’un halini yaşıyorum; nefesim daralıyor, umutla dua ediyorum. Belki de İbrahim’im ben; ateşin içindeyim ama serinliğini bekliyorum. Her acı, bir arınma; her gece, bir imtihan. Gecelerim ızdırap, günlerim sabırla karılmış. Ama yine de içimde bir şey sönmüyor: okuma aşkı.

“Oku” emrine sadık kalmak, beni yaşama bağlıyor. Harflerin ardında bir ışık buluyorum. Her kelime, içimdeki karanlık hücreyi biraz daha aydınlatıyor. Kitaplarım, güneş gibi ısıtıyor üşüyen ruhumu. Gazali’nin dediği gibi, kalpte de bir beyin vardır; düşüncenin merkezi yalnız kafatasında değil, kalbin derinliklerindedir. Bu yüzden ben her okudukça kalbimin beynini besliyorum. O beynin içinde düşünce, merhametle birleşiyor; bilgi, inanca dönüşüyor.

Güneş doğarken ben çoktan uyanıktım. Ayla yıldızlar istirahate çekildiğinde bile ben hâlâ diriydim. Sayımdan sonra biraz uyurum, çünkü yorgunluk bile özgürlük gibi bir lütuftur burada. Öğlen uyanır, volta atarım; dar alanlarda geniş düşünürüm. “Dar kapı”dan giren insan, yalnız mekân değil, ruh darlığı da yaşar. Ama bu darlık da insanı büyütür; çünkü daralan ruh, kendi genişliğini aramaya başlar.

Koğuşta dokuz kişiyiz. Zamanın akmasını hızlandırmak için ellerimi kullanıyorum; bulaşıkları yıkarken aslında zamanı yıkıyorum. Her tabakla birkaç dakika, her bardakla bir nefes temizleniyor. Zamanın tıkanmış giderlerini ellerimle açıyorum. Çünkü zaman da su gibidir; akmazsa kokar.

Gece, Göçbeylili İdris ile Sedat Kısacık tartıştılar. Bağrışlar duvarlardan yankılandı ama gündüz olunca hiçbir şey olmamış gibi davrandılar. İnsan, kendi öfkesine bile alışıyor bir süre sonra. İdris yirmi yıldır burada. Beş müebbetlik bir hayat taşıyor sırtında. Hep koğuş değiştiriyor; aynı yüzleri görmek onu çıldırtıyor. “Psikolojim bozuluyor,” diyor. Kendi cezasını çekiyor ama asıl mahkûmiyet belki de aynı yüzlerin içinde sıkışmış zaman.

Onu dinlerken düşündüm; ben bir gecemi bile dayanılmaz bulurken, o yirmi yıldır aynı duvarlarla konuşuyor. Her insan kendi hapishanesini taşır; kiminki demirden, kiminki düşünceden. Benimki belki geçici, onunki ömürlük. Ama umut yine de var. Çünkü insanı yaşatan şey, dışarı çıkmak değil; çıkabileceğine olan inançtır.

Ona sık sık Yunus Suresi’ni okumasını öğütledim. “Her şeyin bir çaresi vardır,” dedim, “Yeter ki gönlün daralmasın.”
Vedalaşırken sarıldık. Bu duvarların içindeki en insani anlardan biriydi belki de.
Selam olsun İdris’e…
Selam olsun dar kapıdan geçip de genişliği arayan tüm yüreklere.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.