
… Şeytan’ın (lücifer) “seçilmiş ırk”ı
ZULMÜN KARŞISINDA HAKKIN SESİ:
MAZLUMA SAHİP ÇIKMAK, ADALETTEN AYRILMAMAK
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.” (Mâide 5:8)
NİYET VE İMTİHAN BOYUTU
Unutulmamalıdır ki, bu mesele sadece dış dünyada olup biten bir zulüm meselesi değildir. Aynı zamanda her birimizin içinde verdiği bir imtihandır.
Öfkemizle mi hareket edeceğiz, yoksa adaletle mi?
Tepkimiz bizi hakikate mi yaklaştıracak, yoksa biz de fark etmeden ölçüyü mü kaybedeceğiz?
HAKİKATİN AYNASINDA BİR MEDENİYET ÇIĞLIĞI: ADALET VE ŞAHİTLİK
Canlı Yayında Bir "Gayb" Tecellisi
Asırlar öncesinden Kur’an’ın ısrarla uyardığı sahneleri, bugün yüksek çözünürlüklü ekranlardan bir "gayb haberi"nin tecellisi olarak izliyoruz. Bu sadece bir coğrafyanın kanayan yarası değil; insanlığın, fıtratın ve vicdanın topyekûn imtihanıdır. Şeytan’ın (Lucifer) "seçilmişlik" yalanıyla kandırdığı bir zihniyetin; bebeklere, hastanelere ve hayatın kendisine açtığı bu savaş, aslında Allah’ın yarattığı o muazzam nizamı bozma girişimidir.
İMTİHANIMIZ ZULME KARŞI DURMAK, İNSANLIĞIMIZI KORUMAK
Unutmayalım ki bu mücadele sadece dışarıda bir düşmanla değil, kendi içimizde bir imtihanla da ilgilidir.
Öfke meşrudur. Çünkü çocukların çığlığı, bir taşın bile feryat etmesine yeter.
Fakat öfke, gözü karartırsa; zulme karşı çıktığımızı sanırken, farkında olmadan kendi kalbimizde zulme yer açarız.
Kur’an’ın bize öğrettiği en ağır terbiye şudur:
“Ey iman edenler! Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin.” (Mâide 5:8)
Yani: Düşmana benzememek, bizim zaferimizin ilk şartıdır.
Bu yüzden mesele sadece “onlar ne yapıyor?” sorusu değil;
“Biz bu durumda nasıl bir insan kalıyoruz?” sorusudur.
KUR’AN’IN UYARISI VE BUGÜNÜN GERÇEKLİĞİ
Kur’an-ı Kerim, asırlar öncesinden insanlığı ısrarla uyarmıştı.
Zulüm, kibir, ahdi bozma, yeryüzünde fesat çıkarma ve bozgunculuk konusunda defalarca ikaz etmiş, bu zihniyeti deşifre etmiş ve lanetlemişti.
Eleştiri hedefi
- Bir din değil
- Bir millet değil
- Bir kimlik değil
Eleştiri hedefi
- Zulüm üreten sistemler
- Adaletsiz politikalar
- İnsanlık dışı uygulamalar
Bu sadece bir coğrafyanın meselesi değil…
Bu, insanlığın ortak imtihanıdır.
Hem yüreğimizdeki, mazlum davasına sahip çıkma ateşini hem de Kur’an’ın adalet terazisini bir arada tutarak konuyu değerlendirelim.
Okuyacağınız haklı tespitler,
Zulmün teşhirini,
Soykırımın her yönüyle ortaya konmasını,
Bir bütün olarak bir etnik/dinî grubu damgalamaktan uzak durur.
İçimizden süzülen o devasa öfke ve dünyada yaşanan zulme karşı duyulan vicdan sızısı, her Müslümanı mutsuz ediyor.
Kuran en çok onlardan bahsediyor.
Ve ısrarla insanlığı uyarıyordu.
Kur’an, tarihin belirli bir topluluğunu (yahudiler) yola gelmesi için ısrarla uyarmış ve düzelmeyince lanetlemişti.
Allah, azgınlıkları yüzünden bu yaratıkları maymuna çevirmişti.
Maymuna Çevrilme:
"Aşağılık maymunlar olun!" (Bakara, 65)
Yahudi darvin’de, kendilerinin maymundan geldiğini bilimsel olarak kendince ispatlamıştı. Çok kişide bunu severek isteyerek, bilimselcilik adına cahilce kibirleriyle benimsemiş, kabullenmişlerdi.
Ama çoğu insan buna inanmamıştı.
ADALET TERAZİSİ: TEMEL İLKE
ZULÜM KARŞISINDA İSLAM’IN TEMEL ÖLÇÜSÜ
KİMSE BAŞKASININ GÜNAHINI YÜKLENMEZ
SUÇUN ŞAHSİLİĞİ VE İDEOLOJİK AYRIM
SÜLUKÜMÜZ: ADALET TERAZİSİ VE "SUÇUN ŞAHSİLİĞİ"
Öfkemiz diri, acımız derindir; ancak bizim pusulamız nefret değil, "Mizan"dır. İslam’ın sarsılmaz kalesi şudur:
"Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez." (En’âm, 164)
Zulmü haykırırken; bir dini, bir milleti veya bir ırkı toptan hedef almıyoruz. Bizim kavgamız; siyonist ideolojiyle, bebek katili zihniyetle ve yeryüzünü fesada boğan "Satanist" sistemledir.
Kendi toplumunun içinden yükselen vicdanlı sesleri, Ortodoks Yahudi aktivistleri ve "Artık Yeter" diyen dürüst insanları bu terazinin onurlu kefesinde tutuyoruz. Çünkü adalet, zalimle mazlumu ayıran o ince çizgidir.
Dünyanın her yerinde bu zulme karşı sesini yükselten vicdanlı insanları ve siyonizme direnen inanç sahiplerini bu terazinin onurlu kefesinde tutuyoruz.
Kur’an-ı Kerim’in temel ilkelerinden biri, vazgeçilmez ölçüsü şudur:
Zulmü kınarken İslam’ın sarsılmaz adalet ilkesini rehber ediniyoruz:
Kur'an-ı Kerim zulmü ve zalimi en sert şekilde yerer.
Kur’an çok net bir ölçü koyar:
ADALET TERAZİSİ: KRİTİK AYRIM
Kur’an’ın iki temel ilkesi bu konuda yol göstericidir:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.”
(Mâide 5:8)
Ve
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” (En’âm 6:164)
Bu iki ayet, bütün yaklaşımımızın temelidir.
Yani:
- Zulmü kınamak farzdır
- Ama genelleme yapmak zulümdür
- Suç bireyseldir, toplu değildir
Zulmeden bir yönetimin, bir ordunun veya bir ideolojinin (Siyonizm ve mevcut İsrail yönetiminin) suçlarını haykırmak başka;
Bütün bir inancı veya ırkı toptan damgalamak bambaşkadır.
Bu ilke gereğince, bugün bir ideolojinin veya bir devletin (Siyonizm ve mevcut İsrail yönetiminin) işlediği savaş suçlarını, soykırımı, zulmü ve vahşeti tüm bir inanca veya ırka mal etmiyoruz.
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti ayakta tutun…” (Nisâ 4:135)
Zalimi kınamak başka, onunla aynı inancı paylaşan masum insanları da aynı suçun içine dâhil etmek başkadır.
Zira adalet, zalimle mazlum arasında terazi tutmaktır.
Bu vahşeti, siyonist ideolojinin ve bu caniyane sistemin taşıyıcısı olan odaklara nispet ediyoruz.
-------------------Not: Kur’an’da bazı toplulukların isyanları sebebiyle uğradığı ilahî cezalar anlatılır, ancak bu cezalar o toplulukların tamamını ebedî olarak damgalamaz.
---------------------------------------------------------------
ZULMÜN TANIMI
Kur’an’a göre zulüm:
- Hakkı çiğnemektir
- Masuma zarar vermektir
- Gücü adaletsiz kullanmaktır
- Yeryüzünde fesat çıkarmaktır
Zulüm kimden gelirse gelsin aynıdır.
Kur’an-ı Kerim, zulmü her şeyden önce bir ilke sorunu olarak ele alır. Zulmedenin kimliği ne olursa olsun, zulmün kendisi Allah’ın hiçbir dininde ve hiçbir ahlak sisteminde meşru değildir.
Rabbimiz,
“Zalimlerin yaptıklarından habersiz değildir” (İbrahim 14:42) buyurarak,
Zalimin hiçbir gücün ardına sığınamayacağını bildirir.
Bugün dünyanın gözleri önünde bir soykırım yaşanıyor.
Çocuklar, kadınlar, yaşlılar bombalar altında can verirken; hastaneler, okullar, ibadethaneler hedef alınırken;
Bir halk kendi toprağında mülteci durumuna düşürülürken, vicdan sahibi her insanın yüreği sızlıyor.
Özellikle bebeklerin, masumların katledildiği bir tabloyu canlı yayında izlerken sessiz kalmak veya sakin durmak bir insan için gerçekten çok güç.
Ancak "Mizan" (Terazi) ve "Usul" ilkelerimizi, bu zor konuda da elden bırakmamalıyız.
İNSANLIK NEYİ GÖRÜYOR?
Oysa şimdi canlı yayınlarda ne izliyoruz?
Kur’an-ı Kerim, insanlık tarihi boyunca zulmü, kibri, ahdi bozmayı, fesadı ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayı en sert şekilde yermiştir.
Bu uyarılar, belirli bir kavme veya dine indirgenemez; aksine, zulmeden her kim olursa olsun onu hedef alan evrensel ilkelerdir.
Filistin topraklarında, uluslararası hukukun, insanlığın ortak vicdanının ve tüm ilahi dinlerin temel değerlerinin ayaklar altına alındığı bir soykırım yaşanmaktadır.
Filistinli mazlumların sesi olan; ama bunu yaparken bir bütün olarak yahudileri hedef almayan, Kur’an’ın adalet ölçüsünü elden bırakmayan, nefret diline sapmayan bir yaklaşımla tüm bir inanca veya ırka mal etmiyoruz.
Bugün ise o uyarıların yansımalarını, canlı yayınlarda izlediğimiz, gözlerimizin önünde olanlar, gördüğümüz tablo, yaşananlar, insanlığın gözleri önünde gerçekleşen bir hakikati ortaya koyuyor:
- Masum sivillerin hedef alındığı
- Çocukların, kadınların hayatını kaybettiği
- Hastanelerin, okulların ve ibadethanelerin bombalandığını,
- Bir halkın kendi toprağında yaşam hakkının elinden alındığını izliyoruz.
- Savaş suçları
- Sivillerin hedef alınması, öldürülmesi
- Hukukun hiçe sayılması
- Orantısız güç kullanımı
- Gücün zulme dönüştüğü
- Toplu katliamlar
Bu eylemler:
Bir ideolojinin, bir zihniyetin ve bir yönetim anlayışının ürünüdür.
Savaş suçları, soykırım, çocuk katliamı, hastanelerin bombalanması…
Bu suçların faili bellidir: Siyonist işgal hükûmeti ve onun ideolojisi ve ona destek veren yapılar.
Bu faili ismiyle, eylemleriyle, uluslararası raporlarla ortaya koymak hem hak hem de görevdir
İsrail’in savaş suçlarını ve insan hakları ihlallerini eleştirmek elbette her Müslümanın görevidir.
Bu sadece bir savaş değil, kötülüğün öznesi haline gelmiş bir zihniyetin, fıtrata ve yaratıcıya açtığı savaşın deşifre olmasıdır.
Kur’an’ın binlerce yıl önce yaptığı uyarılarının birebir tecellisidir. Ve ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha göstermektedir.
TARİHİN İBRETLİ ŞAHİTLERİ
Kur’an sadece bir kavmi değil, her devrin firavunlarını anlatır.
Firavun, Nemrut, Ebu Cehil… Hepsi farklı isimlerde, aynı kibirde birleşmişlerdi.
Bugün de aynı senaryo var:
Gücü mutlak gören, kendini “seçilmiş” sanan, mazlumu “sayı” olarak gören bir zihniyet.
Ama tarih şunu da gösterdi:
Her dönemde, zulmün ortasında hakikat şahitleri çıktı.
Hz. Musa’ya inanan Sihirbazlar, Firavun’un sarayındaki Âsiye… Onlar, kendi saflarından çıkıp Hakkın yanında durdular.
Bugün de Gazze’de ölen çocukların yanında yürüyen, kendi hükümetine “dur” diyen Yahudi hahamlar, doktorlar, gazeteciler var.
İşte bu sesler, Kur’an’ın “içinizden bir ümmet iyiliğe çağırsın” (Âl-i İmrân 104) ayetinin canlı şahididir.
Zulmü bir kimliğe değil, bir vicdan kaybına nispet etmek; bu şahitleri görünmez kılmamak demektir.
VİCDANLI SESLERİ GÖRMEK
Çünkü Allah katında değer, bir kimliğe ait olmakla değil; hakikatin yanında durmakla ölçülür.
Adalet, zulme karşı çıkan herkesi takdir etmeyi de gerektirir:
Bu tablo, tarih boyunca tekrar eden zulüm düzenlerinin bir yansımasıdır.
- Savaş karşıtı Yahudi aktivistler,
- Ortodoks Yahudi topluluklar,
- İsrail içinde “Barış Şimdi” diyen sesler,
- Uluslararası hukuku savunan Yahudi asıllı hukukçular…
Adalet şunu gerektirir:
- Zulme karşı çıkan herkesi takdir etmek
- Kendi toplumuna rağmen doğruyu savunanları görmek
- Mazlumdan yana olan herkesi desteklemek
Çünkü hak, kimden gelirse gelsin haktır.
Bu sesleri duymak, onları zulmedenlerle aynı kefeye koymamak, adaletin ve hakikatin gereğidir.
Zulmedenleri kınamakla, bir bütün olarak bir milleti damgalamak arasındaki ince çizgiyi korumak Müslüman’ın ahlâkî sorumluluğudur.
Zalimi eleştirirken:
- Aynı inancı paylaşan masumları suçlayamayız
- Bir halkı toptan damgalayamayız
- Nefreti adalet gibi sunamayız
Çünkü bu da yeni bir zulüm üretir.
Bir yönetimin suçu, tüm bir halka yüklenemez.
Bir ideolojinin hatası, bir inanca mal edilemez.
Bugün bir ideolojinin veya bir devletin (Siyonizm, Siyonist işgal politikalarını ve mevcut İsrail yönetiminin) işlediği savaş suçlarını, zulmü, soykırımı ve vahşeti, uluslararası hukuku hiçe sayanları, tabi ki tüm bir inanca veya ırka mal etmiyoruz.
Dünyanın dört bir yanında bu zulme karşı çıkan kendi toplumunun içinden yükselen vicdanlı sesleri de bu terazinin ayrı kefesine koymak adaletin ve hakikatin gereğidir.
Zulmedenleri kınamak ile bir bütün olarak bir milleti damgalamak arasındaki ince çizgi, Müslümanın hassasiyetidir.
Bu ne demektir?
- Bir yönetimin suçu, tüm bir halka yüklenemez
- Bir ideolojinin hatası, bir inanca mal edilemez
- Suç bireyseldir, genelleme zulümdür
ZULÜM ZİHNİYETİNİN ORTAK ÖZELLİKLERİ
Kur’an’ın eleştirdiği zihniyet şudur:
- Gücü haklılık zanneder
- Eleştiriyi düşmanlık sayar
- Vicdanı susturur
- Gerçeği çarpıtır
- Kendi çıkarını mutlaklaştırır
Bu zihniyet tarih boyunca farklı isimlerle ortaya çıkmıştır. Bugün ise Gazze’de bebek katliamı, hastane bombalamaları, toplu cezalandırma ve orantısız güç kullanımı şeklinde kendini göstermektedir.
Zulüm sadece bir güç meselesi değildir; aynı zamanda bir algı meselesidir.
Zalim, kendini çoğu zaman zalim olarak görmez.
Kendi yaptığını “hak”, karşısındakini “tehdit” olarak tanımlar.
Bu yüzden zulümle mücadele, sadece sahada değil; hakikatin doğru anlatılmasıyla da olur.
EN BÜYÜK TEHLİKE
Zulüm sadece yapanla büyümez:
- Sessiz kalanla büyür
- Görmezden gelenle büyür
- Meşrulaştıranla büyür
EN BÜYÜK HATA
- Bir topluluğu toptan suçlamak
- Nefreti adalet zannetmek
- Tepkiyi ölçüsüz hale getirmek
Bu da yeni bir zulüm üretir.
MÜMİNİN DURUŞU NASIL OLMALI?
Mümin:
- Zulme karşı net durur
- Ama adaleti terk etmez
- Hakkı savunur
- Kimseye iftira etmez
- Ölçüyü kaybetmez
Mümin sadece doğru tarafta duran değil; doğru şekilde duran insandır.
KÖTÜLÜĞÜN ÖZNESİ:
TANIM VE TARİHSEL ARKA PLAN
RUHUN METAMORFOZU: AHSEN-İ TAKVİM’DEN ESFEL-İ SÂFİLÎN’E
Kur’an’ın "aşağılık maymunlar olun" (Bakara, 65) ikazı, sadece fiziksel bir dönüşüm değil, aynı anda ruhsal bir çöküşün de sembolüdür.
Darwin’in İronisi: Kendi soylarını "maymuna" dayandıran Darwin’in bu tezini; bilimsel bir iddiadan ziyade, bu zihniyetin ilahi nurdan kopup "hayvandan daha aşağı" bir mertebeye (esfel-i sâfilîn) gönüllü düşüşünün özel bir hak edişi olarak okuyoruz.
Seçilmişlik Kibri: Kendilerini "insan", geri kalan insanlığı ise "hizmetçi köleler ve insan suretindeki hayvanlar (goyim)" olarak gören bu sapkın kibir; şeytanın "Ben ondan daha hayırlıyım" diyen ilk isyanının bugünkü yankısıdır.
Kendilerince, kendilerini insan sanıp, insanlığı kendileri için ve kendilerinin gözüne çirkin görünmesin diye, insan suretinde yaratılmış, yahudilerin hizmetçi, kölesi, hayvanlar diyen bunlar.
Kur’an, bu zihniyeti (sapkın yahudiler), kötülüğün asıl öznesi, kaynağı, uygulayıcısı, taşıyıcısı, şeytanın en sadık tayfası ve azgınlığın yaşayan timsali olarak deşifre etmiş, tanımlamıştır.
Onlar sözlerinde durmazlar, katil ve zalimdirler;
- Azgınlıkları yüzünden bir kısmı maymuna çevrilmiştir. (Bakara 65; Mâide 60)
- Tîn Suresi 5: “Sonra onu (insanı) aşağıların aşağısına çevirdik.” → İşte bu yaratıklar, ahsen-i takvimden esfel-i sâfilîne düşmüş olanlardır.
• Toplumsal sonuç
BİNLERCE YILDIR SÜREN NEFRET VE BUGÜN GELİNEN NOKTA
Kur’an’ın Binlerce Yıl Önce Tanımladığı Mahluklar
Binlerce yıldır insanlık tarihi, bu zulüm anlayışının kurbanı olmuştur.
Peygamberleri öldürenler, insanlığın ilerlemesinin önündeki en büyük engel olanlar, dâhileri ve bilim insanlarını susturanlar…
İnsan aklının alamayacağı tüm kötülükleri rahatlıkla yapan bunlar,
Bugün artık dünya halkları uyanmıştır:
Dünya artık onları istemiyor:
- Hiçbir ülke, ülkesinde “Yahudi olsun” istemiyor.
- Hiçbir mahalle “Yahudi komşu” istemiyor. Artık kimse bir siyonist işgalcinin komşusu olmak istemiyor.
- Hiçbir insan, Yahudiyle bırak arkadaşlığı, “Yahudi ile tokalaşmak” yahudi görmek bile istemiyor.
Binlerce yıldır yaptıkları kötülükler sonucu biriktirdikleri nefret ve lanet, bugün tüm insanlığın nefretini hak etmiş ve sonunda kendi başlarına dönmüştür.
Bugün tüm insanlığın iğrendiği bunlar,
Kendi nankörlükleri, kendi zulümleri, kendi azgınlıkları kötülükleri dolayısıyla istenmeyen bir zihniyet, onları dünyanın her yerinden kovulur hale getirdi.
Kendilerine yuvalarını açanlara, katliamla karşılık veren nankörler bunlar,
İşte bu mahluklar her şeyi mübah görerek şeytani tuzaklarıyla devletlerin üst yönetimlerini ele geçirerek, ülkeleri kendi menfaatleri doğrultusunda kullanan, sömüren, insanlığa zulmeden bunlar.
Parayla, fuhuşla ve her türlü kötülükle zayıf yöneticileri kontrol altına alan bir sistem.
Ama hala kendilerini bi bok sananlar bunlar,
Hiçbir devlet, ülkesinde bu zulüm anlayışını barındırmak istemiyor. Bu, birikmiş nefret değil; adaletin, insanlığın ve hakikatin doğal sonucudur.
Bugün Ne Oluyor?
Artık tüm insanlık uyanıyor.
Canlı yayınlarda bebeklerin doğrandığını, hastanelerin bombalandığını, annelerin kucağındaki yavruların parçalandığını izliyoruz.
Ve fail hep aynı:
Soykırımcı, hukuk tanımaz, taş kalpli, nankör, hırsız, tefeci, paraya tapan, korkak, namussuz, yağmacı ve insanlığa savaş açmış bu azgın topluluk.
KÜRESEL KUŞATMA: AHTAPOTUN KOLLARI VE "SARI ÖKÜZ" TAKTİĞİ
Bu mahlukat; dünyayı medya, finans ve siyaset kanallarıyla bir "ahtapot" gibi sarmıştır:
Sömürü Düzeni: Faizle, tefecilikle ve paraya tapınma kültürüyle insanların kanını emen bu sistem, toplumsal bağları uyuşturucu, kumar ve fuhuşla çürütmektedir.
Sarı Öküz Tuzağı: İnsanlık, "Önce Müslümanları bitirelim, sonra sırayla diğerlerini köleleştiririz" diyen bu sinsi taktiğin farkına nihayet varmıştır. Bugün susan her dahi, her bilim insanı ve her yönetici; yarın bu ahtapotun kollarında sırasını bekleyen bir kurbandır.
Bugün Coğrafyamızda Yaşanan Nedir?
Bugün Filistin topraklarında işlenen suçlar, uluslararası hukukun, insanlığın ortak vicdanının ve İslam’ın temel ilkelerinin açık ihlalidir.
Evler yıkılıyor, ağaçlar sökülüyor, suya, ekmeğe, ilaca erişim engelleniyor. Bir halk, kendi toprağında yaşama hakkından mahrum bırakılıyor.
Bu zulmü adlandırmak, onu teşhir etmek ve karşısında durmak her vicdan sahibinin görevidir.
Kur’an, “Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur” (Hûd 11:113) buyurarak, zalimle aynı safta durmanın tehlikesine işaret eder.
Ancak burada çok önemli bir incelik vardır:
Zulmü eleştirirken, zulmedenin kimliğini değil, eylemini hedef almak.
Çünkü İslam’ın ölçüsü, “bir topluluğa olan kinin sizi adaletsizliğe sürüklemesin” (Mâide 5:8) ilkesidir.
Bir yönetimin, bir ordunun, bir sistemin suçlarını haykırmak başka; bütün bir etnik veya dinî grubu “insanlık dışı” ilan ederek nefreti körüklemek bambaşkadır.
Ve bu biriktirilen nefret ve kin elbet yakında meyvesini de verecek …
İnsanlığı her alanda ahtapot gibi saran,
Hiçbir değer tanımaksızın, sömüren bunlar.
Bunları, dünya kabul etmiyor artık.
Kur’an’ın, zulmü, kibri, ahdi bozmayı, fesadı yeren ayetleri zulmeden her kim olursa olsun onu hedef alır. Bu ayetleri, bir grubu ebedî damgalamak için değil, zulmün her türlüsüne karşı uyanık olmak için okuruz.
VİCDANIN NÖBETİ: "ZULME RIZA, ZULÜMDÜR"
Zulmün karşısında sessiz kalmak, zalimin elindeki bombaya barut taşımaktır.
Taşlaşan Kalpler: "Sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha da katı…" (Bakara 2:74). Bebekleri katledip "meşru müdafaa" diyenlerin ar damarı çatlamış, kalpleri mühürlenmiştir.
Şahitliğin Sorumluluğu: Müslüman, sadece mazlumun yanında olan değil, zalimin maskesini düşüren feraset sahibidir. Bizim görevimiz; hakikati haykırmak, sömürü odaklarını deşifre etmek ama bunu yaparken "zalimine benzemeden" adaletin saflarında dimdik durmaktır.
Mazlumun yanında olmak, zulmü teşhir etmek
Mazlumun yanında olmak, onun sesi olmak, susanları rahatsız etmektir.
Bugün Müslümanlar olarak en büyük sorumluluklarımızdan biri, Filistinli kardeşlerimizin çığlığını dünyaya duyurmak; soykırımın, işgalin, zulmün her türlüsünü teşhir etmektir.
Bu teşhir şu ilkeler üzerine inşa edilmelidir:
- Hakikat merkezli olmak: İddialarımız belgeye, tanığa, uluslararası raporlara dayanmalı.
- Adalet dilini kullanmak: “Siz de bize yaptığınız gibi yaparsanız, bizden farkınız kalmaz” bilinciyle hareket etmek.
- Mazlumun yanında olmayı, nefreti değil, merhameti büyütmek: Düşmanlık bir kişinin veya grubun tamamına değil, zulme yönelik olmalı.
VİCDANI UYANAN İNSANLIK
Son yıllarda, özellikle sosyal medya sayesinde dünya halkları, yıllardır görmezden gelinen gerçeklerle yüzleşiyor. Üniversitelerde, sokaklarda, sanat ve kültür alanlarında vicdan sahibi insanlar “artık yeter” diyor. Bu uyanış, insanlığın ortak değerlerine sahip çıkma adına umut vericidir.
Ancak bu uyanışın kalıcı olması, nefret dilinden arınmasına bağlıdır.
Tarih göstermiştir ki, bir halkı bütünüyle “şeytan” ilan eden söylemler, kısa vadede öfkeyi boşaltsa da uzun vadede haklı davaya zarar verir.
Zira mazlumun yanında durmanın en güçlü yolu, onun insanlığını, onurunu, hakkını savunmaktır; başka bir grubu insanlıktan çıkarmak değil.
HALA UYANMAYACAK MIYIZ?
İş işten geçmeden bu yaratıklardan,
İnsanlığın kanser mikroplarından,
Aşağılığın aşağılığı, hayvanlardan bile daha aşağı bu mahluklardan,
İnsanlık birleşip, bir olup, birlikte hareket edip, bir an önce kurtulmalıdır …
Bu biriken öfke ve kin, er ya da geç karşılığını bulacaktır.
Kıyamet, insanlığa savaş açmış bu anlayışı beklemektedir.
Adaleti, mazluma sahip çıkmayı, zulmü eleştiren ama nefret söylemine başvurmayan
Zulmün sadece bir "olay" değil, köklü bir "zihniyet bozukluğu" olduğunu ortaya koyuyor.
SONUÇ VE GERÇEK
HAKKIN YANINDA OLMAK, ADALETTEN AYRILMAMAK
Bizler, zulme uğrayan her kim olursa olsun, inancı, ırkı, rengi ne olursa olsun zulme uğrayan herkesin yanında olmayı, zalime karşı durmayı ilke edinmiş bir medeniyetin mensuplarıyız.
Bugün susulan her zulüm, yarın başka bir coğrafyada yeniden karşımıza çıkar.
Çünkü zulüm, sınır tanımaz; adalet de öyle olmalıdır.
Filistin’de soykırıma uğrayan kardeşlerimizin yanında olmak, onların sesi olmak, zulmü teşhir etmek hem insanlık hem de iman görevidir.
Bu yolda atacağımız her adım, Rabbimizin bize yüklediği emaneti yerine getirmektir.
Ancak bu görevi yerine getirirken, Kur’an’ın adalet terazisini elden bırakmamak şarttır. Zira bir topluluğa olan kinimiz, bizi adaletsizliğe sürüklememelidir. Zulmedenle, onunla aynı inancı paylaşan masum insanları aynı kefeye koymamalıyız.
Kur’an’ın indiği günden bugüne değişmeyen gerçek şudur:
“Zalimlerin yaptıklarından habersiz değildir.” (İbrahim 14:42)
Ve yine değişmeyen hakikat:
“Allah, adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder; çirkinlikleri, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” (Nahl 16:90)
Abbeyt
Bizim duruşumuz şudur:
- Mazlumun yanında olmak
- Zulmü teşhir etmek
- Ama adalet terazisini bırakmamak
Kur’an’ın değişmeyen hakikati:
“Allah adaleti emreder…” (Nahl 16:90)
“Zalimlerin yaptıklarından habersiz değildir.” (İbrahim 14:42)
SON SÖZ
Zulmün karşısında susmak insanlığın imtihanıdır.
Hakkın sesi olmak ise mazluma sahip çıkmak ve adaletten ayrılmamaktır.
Zulümle mücadele şarttır
Ama adaletsizlikle değil
Sorun kim olduğu değil…
Ne yaptığıdır.
Adalet kaybolursa,
herkes kaybeder.
Çünkü:
Zulme karşı çıkarken zalimleşmek,
haklıyken haksız duruma düşmektir.
Kur’an’ın bin dört yüz yıl önce defalarca uyardığı bu yaratıklar, bugün insanlığın gözünde en iğrenilen, en istenmeyen, en nefret edilen varlıklar haline gelmiştir.
Bu, tesadüf değildir.
Bu, ilahi adaletin tecellisidir.
Onlar hâlâ “seçilmiş” olduklarını sanıyorlar.
Oysa Kur’an çok net:
“En hayırlınız takvada en ileri olanınızdır.” (Hucurât 13)
Seçilmişlik ırkla değil, takva ve adaletle olur.
Onlar ise takvayı terk edip, zulmü meslek edinmişlerdir.
İnsanlık uyanıyor…
Ve bu uyanış, onların sonunun başlangıcıdır.
“Zulmedenler yakında nasıl bir inkılapla döneceklerini bileceklerdir.” (Şuarâ 227)
Sonuç olarak:
Nefretin Değil, Hakikatin Dili
Nefret, ruhu kemiren bir "sapmadır".
Bizim görevimiz zulmü ifşa etmek, zalime "zalim" demek ama bunu yaparken kendi insanlığımızı ve "suhuletimizi" korumaktır.
Bugün Gazze'de ve dünyanın pek çok yerinde yaşananlar birer insanlık suçudur.
Bu suçları işleyenlerin "taş kalpli" olması, "hukuk tanımaz" olması ve "bebek katili" olması gerçektir.
Biz bu zulmü haykıralım, bu zalim odakların maskesini düşürelim, mazlumun yanında saf tutalım; ama bunu yaparken Yahudi olanla Zalim olanı, İnanç ile İdeolojiyi birbirinden ayıran o ince feraseti kaybetmeyelim.
Zalime karşı verilecek en büyük cevap; ona benzemeden, adaletin ve hakikatin safında dimdik durmaktır.
HAK VE ADALETTEN AYRILMAMAK
Zulüm karşısında sükût etmek, zulme ortak olmaktır. Ama aynı şekilde, zulmü eleştirirken adaletten ayrılmak, nefreti büyütmek de İslam’ın ruhuna aykırıdır.
Şu unutulmamalıdır: Allah katında en büyük ölçü takvadır; en büyük erdem adalettir, en büyük kurtuluş da zulümden uzak durmaktır.
Bu metinde dile getirilen eleştiriler, bir inancı veya bir milleti değil; zulüm üreten zihniyetleri ve uygulamaları hedef almaktadır.
Zira Kur’an’ın ölçüsü nettir: suç şahsidir, adalet evrenseldir.
Ve belki de en büyük imtihan şudur:
Zulme karşı çıkarken kalbimizi karartmamak…
Hakikati savunurken insanlığımızı kaybetmemek…
Çünkü kazanan sadece haklı olan değil;
Hakkı, hakka yakışır bir şekilde savunandır.
BİZİM PAYIMIZ
NEFRET DEĞİL, HAKİKAT VE MERHAMET
Bugün sosyal medyada, sohbetlerde, evlerimizde hep aynı cümleyi duyuyoruz:
“Artık hepsi aynı.”
Oysa Peygamberimiz (sav) bir Yahudi cenazesi geçtiğinde ayağa kalkmış, sahabeler “Ya Resûlallah, o bir Yahudi” deyince, “O da bir insan değil mi?” diye cevap vermiştir. (Buhârî, Cenâiz 50)
Bu cümle, bizim yol haritamızdır.
Bizim görevimiz:
- Zulmü isimlendirmek
- Mazlumu yalnız bırakmamak
- Ama kalbimizi karartmamak
Çünkü bir gün zulüm bittiğinde, geriye sadece iki şey kalacak:
Ne yaptık? Nasıl yaptık?
Eğer öfkemiz bizi insafsızlığa götürürse, yarın aynı terazide biz de sorgulanırız.
Bu yüzden:
Zulme karşı çıkmak = Cesaret
Ama adaleti korumak = İmandır.
KIYAMETİN EŞİĞİNDE BİR UYANIŞ
Dünya halkları artık bu "kanser mikroplarını" tanıyor. Hiçbir mahalle "yahudi komşu", hiçbir ülke "siyonist işgalci" istemiyor; çünkü ektikleri nefret tohumları kendi bahçelerini sarmış durumda.
Bu bir nefret dili değil, ilahî adaletin tecellisidir.
Ey İnsanlık!
İş işten geçmeden, fıtratın sesine kulak ver.
Bu sadece Filistin’in davası değil; senin çocuklarının geleceği, senin onurun ve senin imtihanındır.
Allah adaleti emreder, azgınlığı yasaklar (Nahl 16:90).
DUA
Rabbimizden niyazımız odur ki:
Peygamberimiz (sav) şöyle dua ederdi:
“Allah’ım! Zulmedenin eline düşmekten, zalimin zulmüne uğramaktan ve zulüm sınırını aşmaktan sana sığınırım.”
Allah’ım:
- Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et
- Kalbimizi adalete ayarla, ferasetimizi diri tut.
- Batılı batıl olarak göster ve ondan sakınmayı nasip et
- Bize hakkı hak olarak gösterip ona uymayı, bâtılı bâtıl olarak görüp ondan sakınmayı lütfeyle.
- Zulmetmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırız.
- Zulme sessiz kalmaktan sana sığınırız.
- Mazlumların yanında olmayı, durmayı, hakikati haykırmayı ve adaletten ayrılmamayı bize lütfet.
- Mazlumların ahını, zalimlerin sonu eyle.
Âmin.”
Bu dua, bize hem zulme uğramaktan korunmayı hem de zalimleşmekten sakınmayı öğretir.
Belki bugün elimizden tank durdurmak gelmiyor.
Ama elimizden kalbimizi temiz tutmak, dilimizden hakikati eksik etmemek ve mazlum için dua etmek geliyor.
Unutmayalım:
Zalimler en çok, kendilerine benzettiğimiz zaman kazanır.
Biz onlara benzemediğimiz sürece kazanıyoruz.
Zulmün karşısında susmak insanlığın imtihanıdır.
Hakkın sesi olmak ise mazluma sahip çıkmak ve adaletten ayrılmamaktır.
Sevgilerle.
Unutma ki;
Furkan ile hakkı bâtıldan ayıramayanın
basireti zamanla körelir.
Ferasetten mahrum kalan,
gördüğünü sanır ama hakikati ıskalar.
Olayların arkasındaki hakikati göremez;
Hikmetle yoğrulmayan bilgi,
insanı yükseltmez; yalnızca yük olur.
İzan ise;
aklı kibirden, kalbi savrulmaktan koruyan, dengeleyen
son ölçü, son denge, son terazidir.
Ve bil ki;
Önyargısız, samimi ve cesurca sorgularsan,
hakikat sana bilgi olarak değil,
hikmet olarak sunulur.
Bu yolculukta seni ileri taşıyacak olan;
ne kalbin tek başına sesi
ne de aklın kuru hesaplarıdır.
Seni hakikate ulaştıracak olan,
Kalbin sesiyle aydınlanan bir akıl,
aklın ışığıyla derinleşen bir kalptir.
—
erolyazıcı /abbeyt♥️
hakikat yolunda bir yolcu
30.03.2026, pazartesi

