Mapus Damından Notlar – Yirmi Sekizinci Gün

Mapus Damından Notlar – Yirmi Sekizinci Gün

Geceden biliyordum; sabahın erken saatlerinde psikoloğun karşısına çıkarılacaktım. Burada sorular, yalnızca cevap almak için sorulmuyor. Verdiğin her cevap, seni denetime biraz daha yaklaştıran ya da senden uzaklaştıran bir terazinin kefesine konuyor. “Çıkabilir” denilen şey, özgürlüğün kendisi değil; sadece ihtimali.

Arkadaşlar “Bugün yarın çıkarsın” deyip duruyordu ama içimde buna dair güçlü bir inanç yoktu. Zira burası rakamların bile tutulmadığı bir yer. Daha ilk günden “bir gün” demişlerdi, üç gün olmuştu. Sonra bir ay dediler. Kapalıdan çıkınca otuz gün, ardından açıkta dört gün… Her sayı, bir öncekini yalanlıyordu. Mapusta zaman matematikle ölçülmez; belirsizlikle ölçülür.

Belirsizlik insanı boğan şey aslında. Eğer yatacağın günü bilsen, içsel bir rahatlama başlar. Acı bile takvim kazandığında katlanılır olur. Ama burada bilinmezlik, insanın içini kemiren sessiz bir hayvandır.

Psikoloğun karşısına çıktım.
“Burada kalmanın size ne gibi bir etkisi oldu?”
“Bir daha aynı suçu işler misiniz?”

Şunu fark ettiğimi söyledim: Mapus insanı zorla eğiten bir yer. Buraya bir daha gelmemek için, olayların daha en başında düşünmek gerektiğini öğretiyor. Tepki vermeden önce durmayı, olayın içine girmeden önce düşünmeyi… Burası bana bunu düşündürdü, dedim.

Koğuşa döndüğümde yine aynı cümleler:
“Birazdan çıkarsın.”
“Yok, yarına kesin.”

Bu sözler teselli etmiyor; insanın canını daha çok yakıyor. Umudu pompalamakla, belirsizliğin içine daha da itmek arasında ince bir çizgi var. Dışarıyı özlediğin için, bir an önce çıkmak istiyorsun. Oysa umut, ölçüsüz verildiğinde bir işkenceye dönüşebiliyor.

Yine de şunu biliyorum: Ümitli olmak müthiş bir duygu.
İnsanı yaşatan, umudun kendisidir.
Ümidini tamamen kaybettiğin an, beden henüz ayakta olsa bile ruh yavaş yavaş ölmeye başlar. Beyin artık yaşamak için komut vermez; insan, bitkisel bir hayata geçer. Son günlerini yaşar ama bunun farkında bile olmayabilir.

Benim koğuştaki son günlerimdi. Aslında buradaki yaşamımı içimde öldürüyordum. Umudum neredeyse kalmamıştı.

Yetmiş sekiz yaşındaki Mehmet Kaya amcayla uzun bir sohbet ettik. Daha doğrusu ben dinledim. Dinlenmek hoşuna gidiyor. Eskilerden bahsetti. Esnaflık yapmış, alıp satmış. Sonra sustu… Yakın bir akrabasını öldürmüş. Namazında, inancında biri. Ne ağır bir kader.

Ona şunu söyledim:
“Geçmişle yaşama. Yakında çıkarsın. Zaten bir yılın kalmış. Genel affı bekleyenlerdensin.”

Gözleri bir an parladı. Umutlandı.

O an bir kez daha anladım: Umut iyidir.
Umut olmazsa insan yaşayamaz.
Mapusta da, dışarıda da.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.