Mapus Damından Notlar – Yirmi İkinci Gün
Bu dama düşeli yirmi iki gün olmuş.
Dile kolay söylemesi... Günlerin, gecelerin iç içe geçtiği bu yirmi iki gün, Margaret Mitchell’ın Rüzgâr Gibi Geçti romanındaki gibi geçiyor bir şekilde. Zaman, insana kendini unutturarak akıyor. Farkına varmadan tükeniyor ömür; yıllar, aylar, günler birer rüzgâr tanesi gibi savrulup gidiyor.
Kırk sekiz yaşındayım.
Geride bıraktığım yollara dönüp bakınca, çocukluğumun o uzak köşelerinde, şu an sekseninde olan babamın bir zamanlar otuzlarında olduğunu fark ediyorum. Gencecikmiş meğer. Zaman, hem babamı yaşlandırmış hem beni çocukluktan bu noktaya getirmiş. Ne tuhaf... İnsan kendi içinde hem geçmişin çocuğu hem geleceğin yaşlısı olabiliyor.
Zamanla ilgili bir şiirim vardı; bugün onu anmak istedim. Belki bugünkü yazıma renk katar, içtenliğime biraz da güç verir diye düşündüm.
Kulağı Çekmeli Zamanın
Kulağı çekmeli zamanın,
Nedir ondaki bu hız?
At mı koşturuyor,
Yetişemiyorsun ardına.
Sadece bakıyorsun ardından,
Bük kulağını biraz daha,
Kablumbağa gibi — ağır ağır,
Düşüne düşüne yürüsün,
Kaybolmasın gözümüzün önünden.
Bir de onu aramakla geçirmeyelim.
(Yine de kulağı çekilen bizler oluyoruz.)
Zamanın içinde daralıyorum.
Daraldıkça, yarınlara umutla bakmakta zorlanıyorum.
Moralsizlik ve motivasyonsuzluk gecelerime çörekleniyor; sanki mengenede sıkışan bir böcek gibi kıvranıyorum. Ruhumun içi sıkışıyor, nefesim bile ağırlaşıyor.
Acımı dindirmek için kitaplara sığınıyorum. Dostoyevski’nin bir idam mahkûmunun son günlerini anlattığı bölümdeyim. Henüz ikinci sayfasındayım ama satır aralarında kendimi buluyorum. Mahkûmun korkusu, benim korkuma karışıyor. Soğuk bir ter, alnımda ince bir çizgi halinde birikiyor. Kalbim hızla çarpıyor. Uykum uzaklaşıyor.
Uyku, bazen kurtuluşun diğer adıdır.
Bir uyusam, belki her şey düzelecek. Ama gözlerime söz geçiremiyorum. Kapanmak istemiyorlar; sanki her kapandığında bir kabus bekliyormuş gibi direniyorlar.
Gece ilerliyor. Saat iki, belki üç.
Göz göze geldiğim Sedat Kısacık bana bakıyor.
“Hayrola?” diyor. Ardından, yumuşak bir sesle, “Uyumalısın. Günler geçmez böyle,” diye ekliyor.
Basit cümleler bunlar ama o anda en derin, en gerekli telkinler.
Sağ olasın Sedat Kısacık…
Var olasın dostum.
O, benden başka kitap okuyan tek kişiydi. Her defasında kitap ister, “Çıkınca bana kitap gönder, unutma,” derdi. Çıkalı iki ay oldu. Hâlâ gönderemedim. Ama sözüm söz, çok geçmeden Kısacık’a beş kitap göndereceğim. Onun payına düşen yalnızlık, sayfaların içinde biraz olsun azalsın diye.
Zaman, mapusun en acımasız gardiyanıdır.
Ne bir zinciri vardır, ne bir kelepçesi.
Ama içimizdeki umudu yavaş yavaş törpüler, sabrı sınar, insanı kendiyle yüzleştirir.
Bugün bunu daha iyi anlıyorum:
Zamanın kulağını çekmeliymişiz, evet…
Ama bazen o, bizim kulağımızdan çekerek olgunlaştırıyor bizi.

