Mapus Damından Notlar – Yirmi Dördüncü Gün
Bu damda yirmi dört gün oldu. Demir kapının açılıp kapanmasına alıştım; ses artık ürkütmüyor beni, aksine bir ritim gibi çalıyor kulaklarıma. İnsanın en çok alıştığı şey, aslında en çok tutsak eden şeymiş, bugün bunu düşündüm. Özgürlüğe de esarete de alışıyor insan. Belki de mesele, alıştığını fark ettiğin anda kendini yeniden yoklamakta.
Sabah nöbet değişiminde soğuk bir rüzgâr vurdu yüzüme. Bir an, Pendik’ten Bayburt’a yürüdüğüm günler geldi aklıma. O dağlarda, o karanlık gecelerde, yalnız adımlarımın sesiyle konuştuğum zamanlarda bile kendimi daha özgür hissederdim. Burada kalabalık var ama yalnızlık daha ağır. İnsan kalabalığın içinde daha kolay kayboluyormuş meğer. Bu dam bana bunu öğretti.
Bugün kendime bir soru sordum:
“İnsan en çok neye mahkûmdur?”
Zamana mı? Mekâna mı? Yoksa kendi içine mi?
Cevap, beton duvarlarda değil, yürüdüğüm kilometrelerin içinden geldi:
İnsan, düşünmediği her ana mahkûmdur.
Düşünmek, insanın tek gerçek özgürlüğü. Burada vaktin çok, düşüncen çok. Bu yüzden belki de bu dam, beni dışarıdaki hayattan daha özgür kılıyor. Çünkü dışarıda koşturuyorsun, burada ise durup kendine bakmak zorundasın. Aynaya değil, içindeki karanlığa.
Öğleye doğru çayımı içerken, çalıştığım bloğun kapısına yaşlı bir amca geldi. İllaki bir bahane bulup sohbet etmeye çalışanlardan. İyi ki de bulmuş. Bana dedi ki,
“Evlat, insan yürüdüğü yolu unutmamalı.”
Ben yürüdüğüm yolu unutur muyum hiç? Pendik asfaltı hâlâ ayaklarımda, Bayburt’un dağları hâlâ nefesimde. Ama insan bazen kendini unutuveriyor. Bu dam, unuttuklarımı yüzüme vuruyor.
Akşamüstü gökyüzü griye döndüğünde nöbet yerimde bir sessizlik çöktü. Sessizlik iyidir; kelimelerin arkasındaki gerçek sesi duyar insan. Kendi içimin sesini dinledim. Yorulmuş ama tükenmemiş bir adamın sesiydi. Hâlâ arayan, hâlâ soran, hâlâ yürümek isteyen bir adam.
Bazen düşünüyorum:
Bu dam bana ceza mı, yoksa bir tür hazırlık mı?
Belki de insan bazı duraklara tutsak olmak için değil, devam edeceği yolu daha iyi görmek için uğruyordur.
Yirmi dördüncü gün böyle geçti.
Dışarıdaki dünya hızlıdır; buradaki günler ise ağır ağır geçer.
Ama ağır geçen her gün, insana bir şey öğretir.
Bugün bana öğrettiği şu oldu:
Özgürlük dışarıda değil; insanın adım atmayı hiç bırakmayan zihnindedir.

