Din, Yaşamın Kendisi midir?
Benim din anlayışım, kalıplara sığacak bir anlayış değil. Herkes gibi düşünmüyorum. Bana göre din, yaşamın ta kendisidir. İnsan, nerede ve hangi şartta yaşıyorsa, aslında oranın dinine dahil olur. Hatta öyle ki, bir hapishaneye düşen insanlar bile, orada kurulan düzenin içinde ister istemez aynı hayatın, aynı kaderin ve aynı “din”in mensubu haline gelirler.
Bu noktada şunu sorgulamak gerekir: Tek bir din dayatmak isteyenler neyin peşindedir? Hakikatin mi, yoksa egemenliğin mi? Bana göre bu tür dayatmaların ardında, insanları kendi hakimiyetleri altında tutma arzusu yatar. Çünkü tek tip bir inanç sistemi kurmak, çoğu zaman tek tip bir itaat düzeni kurmak anlamına gelir.
Bu yüzden “din afyondur” sözü, yüzeyde sert görünse de, derininde bir uyarı taşır. İnsanlar çoğu zaman neden iyi yaşamadıklarını sorgulamazlar. Hayatlarının eksikliğini, mutsuzluğunu, adaletsizliğini görmezden gelirler. Eğer güzel yaşamıyorsan, ya kendi ürettiğin ya da başkalarının sana sunduğu bir inancın içinde kaybolmuşsundur.
Oysa Allah’ın dini dediğimiz şey, bir kalıp ya da bir zorunluluk değil; yaşamın özüne dönmektir. Eğer insan, yaşamın sahibinin Allah olduğuna inanır ve O’nun gözetiminde yaşadığını hissederse, o zaman hayatının merkezine rızayı koyar. Allah’ı razı etmek… İşte asıl mesele budur.
Bir insanın derdi Allah’ın hoşnutluğu olursa, o insan kötülüğe yaklaşamaz. Küçük hesapların peşine düşmez. Başkalarının zaaflarından faydalanmayı aklından bile geçirmez. Çünkü bilir ki, gerçek kazanç, insanın kendi vicdanında kazandığıdır.
Erdemli bir yaşam, işte tam da burada başlar. İyilik, bir zorunluluk değil, bir karakter haline gelir. Böyle bir insan, farkında olmadan Allah’ın yad ettiği kullardan biri olur.
Ve en sonunda insan şunu der: Ne mutlu bana ki, ben Allah’ın kuluyum.

