Bir Gezginin Yazı Felsefesi 5 –
Suşehri’nden Şiran’a
Öğlen saatlerinde kalktım.
Bir otelin sessizliğinden çıktım, yolun gürültüsüne değil… yolun yalnızlığına doğru yürüdüm.
Güneş tam tepede değildi ama ağırlığını hissettiriyordu.
Ayaklarım daha ilk adımda biliyordu; bu yol kolay bir yol olmayacak.
Suşehri’nden çıkıp Şiran’a doğru yürümek…
Arabayla gidene bir saatten biraz fazla süren bir yoldu bu. Ama yürüyene zaman başka akıyordu. �
Her kilometre bir düşünceydi, her adım bir hesaplaşma.
Yol Haritam
Yolda tek gerçek durak vardı o gün:
Cemil Aslan’ın evi…
Kapısını açtı bana.
Sofrasını açtı.
Üç saat boyunca sadece kahvaltı değil, insanlık yedim orada.
Bir gezgin için en zor şey açlık değildir aslında…
En zor şey, insanın içindeki yalnızlığı taşımaktır.
Ama o sofrada yalnız değildim.
Sonra tekrar yola çıktım.
Yol uzundu.
Yokuşlar, inişler…
Bazen rüzgâr karşımdan vurdu, bazen güneş tepemden bastırdı.
Ayaklarım ağırlaştı, omuzlarım çöktü.
Ama bir gezgin bilir…
Yorulmak durmak demek değildir.
Şiran’a doğru yürürken aslında bir otele değil, kendime varıyordum.
Öğretmenevi bir konaktı belki… ama benim için o günün son cümlesiydi.
Akşam vardığımda bedenim tükenmişti.
Ama içimde tuhaf bir huzur vardı.
Çünkü yazı dediğin şey…
Kalemin kağıda değdiği yerde değil,
İnsanın kendine dayandığı yerde başlar.

