Bir Gezginin Yazı Felsefesi 3
Gece yürüyüşlerinde anladım; yazı da karanlıkta doğuyor.
Gündüzün kalabalığında kurduğum cümleler gürültülüydü, ama gece… gece cümleleri sadeleştiriyor. İnsanı da.
Yol uzadıkça yüklerim azaldı.
Önce eşyalar gitti, sonra fazlalık düşünceler, sonra da gereksiz kelimeler…
Şimdi yazarken de aynı şeyi yapıyorum.
Az kelime, çok hakikat.
Bir zamanlar yazmak için dururdum.
Şimdi yürürken yazıyorum.
Ayaklarım asfaltı döverken, zihnim cümle kuruyor.
Her adım bir kelime, her yol bir paragraf gibi.
Bazen sabaha karşı…
Uykuyla uyanıklık arasında, yol kenarında bir benzinliğin ışığında duruyorum. Çay buharı yükseliyor, gözlerim yorgun ama içimde bir açıklık var.
İşte o anlarda yazı kendiliğinden geliyor.
Zorlamadan. Zaten zorlanan hiçbir şey gerçek olmuyor.
Şunu öğrendim:
Yazı, bilmekten değil, katlanmaktan doğar.
Soğuğa katlanırsın, yalnızlığa katlanırsın, korkuya katlanırsın…
Sonra bir bakarsın, o katlandıkların cümle olmuş.
Köpeklerden korktuğum geceler oldu.
Issız yollarda kalbimin sesini duyduğum anlar…
Ama işte en sahici cümleler de o anların içinden çıktı.
Demek ki insan en çok korkarken kendine yaklaşırmış.
Artık yazıya bakışım değişti:
Yazmak bir şey anlatmak değil, bir iz bırakmak.
Belki bir gün birisi okur ve “ben de bu yoldan geçtim” der.
İşte o zaman yazı yerini bulur.
Benim kalemim masada değil artık.
Yol kenarında, cebimde, bazen de hiç yok…
Ama yazı hep benimle.
Çünkü anladım:
Gezgin yazıyı taşımaz.
Yazı, gezgini taşır.
Ve ben hâlâ yürüyorum.
Bu yüzden yazım hâlâ yarım.

