Bir Gezginin Yazı Felsefesi – 2
Yol uzadıkça insanın içi kısalmaz, aksine genişler. İlk başta kalem elimdeyken yazdığımı sanıyordum. Oysa şimdi anlıyorum ki ben yazmıyorum; yol beni yazıyor.
Adımlarım cümle oluyor. Nefesim paragraf. Suskunluklarım ise en uzun anlatılar…
Bir gezgin için yazmak, masaya oturup kelime seçmek değildir sadece. Yazmak; bir benzinlikte içilen çayın buharında kaybolmaktır, gece yolunda köpek sesleriyle irkilmektir, sabaha karşı ayazın insanın içine işlediği o ince sızıyı hissetmektir.
Çünkü yazı dediğin şey, yaşanmamışsa eksiktir.
Ben artık şunu biliyorum: Yazı, insanın kendine söylediği en dürüst yalandır. Yolda insan ne kendinden kaçabilir ne de gerçeği süsleyebilir. Yürüdükçe soyunur insan; korkularından, alışkanlıklarından, hatta bazen kendi benliğinden…
Belki de bu yüzden en iyi yazılar, en çok yorulan ayaklardan çıkar.
Bir gezginin yazısı planlı değildir. O, karşılaşmaların ürünüdür. Bir çobanın selamında, bir çocuğun bakışında, bir yabancının uzattığı ekmekte saklıdır. Yazı dediğin şey, biraz da başkalarının hayatına değebilme cesaretidir.
Ve şunu da öğrendim: Yazmak için durmak gerekmez. Bazen en iyi cümleler yürürken kurulur, en derin düşünceler yolun ortasında gelir. Kalem sonradan yetişir onlara.
Belki de yazının özü şudur: İnsan ne kadar yürürse, o kadar kendine yaklaşır. Ve ne kadar kendine yaklaşırsa, o kadar sade yazar.
Ben artık süslü cümlelerin peşinde değilim. Ben artık doğru cümlenin peşindeyim.
Çünkü yol bana şunu öğretti: Az kelime, çok hakikat taşır.

