Mapus Damından Notlar – Yirmi Yedinci Gün
Gün ağarıyor, çok şükür.
Günler azaldıkça daraltı yüzünü daha açık gösteriyor. Bir türlü rahatlama boy göstermiyor. Beni mengeneye almış bir ruh hâli var; sıktıkça sıkıyor. Dört gün sonra mapustan çıkacağımı biliyorum, aklım bunu söylüyor ama içimdeki o iyi, ferahlatıcı duygu bir türlü gün yüzüne çıkmıyor. İçsel bir bunalıklık çöreklenmiş içime, beni bırakmıyor işte.
Gün ağarsa ne olacak ki?
Gündüzleri, kapılar kapanana kadar fena sayılmam. Hatta bazen iyi bile. Her şey kapılar kapanana kadar. Ama bir dar kapı var… Oradan geçmek ne kadar zorsa, geçtikten sonra da bir o kadar zor. Karanlığın içine bırakılıyorsunuz. Ne ileri gidebiliyorsunuz ne geri. Olduğunuz yerde kalakalıyorsunuz; adımlarınız boşa düşüyor.
Anılarımla debreşiyorum. Zaman geçmez, bilmez bir hâl alıyor. Zaman beni güçlü elleriyle boğuyor; ben de onun boğazına sımsıkı sarılmışım, “bırak” diye. Ama o kör olası zaman insafa gelmiyor. Ne yüzüme bakıyor ne sesimi duyuyor. Sonra bir an geliyor, ansızın yakamdan bırakıyor. İşte o an günle birlikte ben de ağarmış hâlde uyanıyorum. Gözlerime hiç uyku girmemiş olarak.
Artık gözlerim açık uyuyorum ya da gözlerim örtük uyanıyorum. Hangisi belli değil. Feleğim şaştı.
Zamanın rüzgâr gibi geçmesini istiyorum ama bu sadece bir istek olarak kalıyor. Zaman aksi yönde ilerliyor. Tutuna tutuna, ağır ağır… Tökezleyerek, ite kalka, düşe kalka geliyor üstüme. Geçtiği yok, ilerlediği yok. Olduğu yerde duruyor sanki; duran zaman da en çok insanı yoruyor.

