“ALLAH’A VE RESUL’E İTAAT”İN ANLAMI:
DİNİN BELİRLENMESİNDE RESUL’E AYRI BİR İTAAT ALANI MI?
Kur’an’da 10’dan fazla tekrarlanan “Atîu’llâhe ve atî‘u’r-Resul” (Allah’a ve Elçi’ye itaat edin) emri Allah dininin tefhimi ve sınırlarının tespiti bakımından dikkatle izlenmeli ve bu husus anlamsız spekülasyonlara meydan verilmeden Kur’an’ın ruhuna uygun bir şekilde anlaşılmalıdır.
Burada kimi çevrelerin muvazaa konusu yaptığı şey, Allah’a itaatin yanında, dinin sınırlarının belirlenmesi bakımından, Allah’ın elçisine de bir otorite alanının ayrılmış olup olmadığıdır.
Bu çevreler aşağı yukarı 12 ayette tekrarlanan “Allah’a ve Elçi’ye itaat edin!” emri ile, Allah Teâlâ’ya itaatin yanında, Hz. Peygamber’e nispet edilmiş hadis metinlerinden yararlanılarak üretilen birtakım yapay ilkelerden (!) hareketle, “din” hususunda Elçi için de ayrılmış ayrı bir itaat alanı bulunduğunu iddia etmekte ve böylelikle Allah Teâlâ’nın, hakkında “Sana ancak apaçık bir tebliğ düşer” dediği Allah Resulü’nü de “din”in ilkelerini belirlemede söz sahibi (şârî) olarak görmektedirler.
Ancak, Elçi’ye nispet edilen bu pozisyonun, din hususunda Allah’a, bir çeşit, ortaklık izafesi (şirk) olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor.
--- Kur’an’da emredilen itaat asıl olarak Allah’adır ve asla Hz. Peygamber’e “din” belirleme, Kur’an’da çerçevesi çizilmiş bulunan “din”e en ufak bir ilavede bulunma veya ondan bir şeyler çıkarma yetkisi verilmemiştir. ----
Kur’an’da bütün (beşerî ve nebevi) sıfatları ile, hiçbir şaibeye yer bırakmayacak şekilde bize tanıtılmış ve “müminlerin arkadaşı” (sâhibüküm) kılınmış olan Allah Resulü’nün (Sebe 46; Necm 2; Tekvir 22) de zaten böyle bir iddiası asla söz konusu değildir.
Sadece Nur suresi 54. ayetini Kur’an ayetlerinin mucizevi semantik ilişki sistematiği içinde mütalaa etmek bile “din”in ilkelerini belirleme, onun sınırlarını çizip çerçevesini oluşturmada tek yetkilinin Allah Teâlâ olduğunu açıkça göstermeye yetecektir.
Zorlama yorumlara ve sunuçsuzluğa mahkûm tevillere hiç gerek yoktur.
Nur suresi 54 şöyledir:
De ki: “Allah'a itaat edin ve Resul'e itaat edin” ve eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) o yalnız kendi yükümlülüklerinden sorumlu tutulacak, siz de yalnız kendi yükümlülüklerinizden sorumlu tutulacaksınız; ama eğer ona itaat ederseniz doğru yola erişirsiniz. Ayrıca, Resul'e düşen yalnızca (kendisine indirilen mesajı) açıkça duyurmaktır.”
Bu ayete, üretilmiş din/lerin saptırıcı ön yargıları ile gölgelenmemiş hanif bir vicdan ile yaklaşıldığı takdirde anlaşılacaktır ki; Rabbimiz bizden, elçisi Muhammed’e “Kitap” olarak vahyettiği ve Hz. Peygamber tarafından “elçilik” misyonu dâhilinde eksiksiz bir şekilde tebliğ edilip hayata geçirilen hükümlerine itaat etmemizi istemektedir.
Ayetin bizatihi kendisi bu konunun başka türlü anlaşılmasının önündeki en büyük engeldir.
Çünkü ayette “Allah'a itaat edin ve Resul'e itaat edin!” denildikten sonra, bu itaat emrine muhatap olanlar ile bu emri tebliğle görevli Elçi’nin ayrı ayrı, yükümlülüklerinden dolayı sorumlu tutulacakları ifade edilmekte; Hz. Peygamber’in bu konudaki yetkisinin sınırları belirlenmekte ve onun yükümlülüğünün yalnızca “kendisine indirilen mesajı açıkça duyurmaktan ibaret olduğu” (Ve mâ ‘ale’r-Resûli ille’l-belâğu’l-mübîn) hususu kuvvetle vurgulanmaktadır.
Bu hususun en tartışmasız kanıtlarından birisi de Bakara suresinin 285. ayetidir.
Bu ayette başta Elçi olmak üzere, onunla birlikte bulunan müminlere, bağlanmaları gereken ve dolayısıyla sorumlu tutulacakları “din”in sadece Allah’ın Elçi’ye vahyettiği Kur’an’dan alınmış imani ve amelî ilkelerle belirlenmesi gerektiği açıkça ilan edilmektedir:
Elçi, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona (şek ve şüpheden tamamen uzak olarak) iman eder. Müminler de... Her biri; “Allah’a ve meleklerine ve kitaplarına ve elçilerine (inandık); elçilerinden hiçbirinin arasını ayırmayız” diye iman getirirler ve şöyle derler: “İşittik ve itaat ettik, af ve mağfiretini dileriz ey Rabbimiz! (Ancak) sanadır gidiş.”
Bu ayetin ilan ettiği hakikat şudur:
Allah’ın vahyettiği ilkelere inanma, işitme (anlama) ve şeksiz şüphesiz itaat etme sorumluluğu inananlardan önce, en başta Elçi’ye düşmektedir.
Yani, Kur’an’da imani ve amelî ilkelerin çerçevesini çizdiği “Allah dini”, öncelikli olarak Resul’ü bağlamakta ve onun ardından diğer inananları da kapsama alanı içine almaktadır.
İşte Allah’ın inzal buyurduğu, Elçi’nin de eksiksiz bir şekilde tebliğ ettiği Kitap/Kur’an ile ilkeleri belirlenen, din olarak ikmal ve en büyük nimet olarak itmam edilen (Maide 3) “ilkeler bütünü”ne bağlanıp (âmenû) bu doğrultuda dürüst ve erdemli davranışlarda bulunanlar (amilu’s-sâlihât), tıpkı kendilerinden önce gelip geçen bazı toplumlar gibi, yeryüzünde mutlaka egemen kılınacakları, Allah’ın onları üzerinde görmekten hoşnut olduğu “din”i onlar için kuvvetle kökleştireceği; çektikleri korkulardan, kaygılardan sonra onları mutlaka güvenli bir duruma kavuşturacağı yolunda müjdelenmektedirler.
Allah’ın, “müminleri yeryüzünde iş başına getireceği” vaadi, onların “din”e kuvvetle sarıldıkları takdirde kazanacakları ahlaki keyfiyetlere bağlı olarak, toplumların yükselmesinde etken olan fıtrat kanunları (sünnetullah) doğrultusunda belirli bir şekilde güç ve emniyet kazanacakları yolunda kuvvetli bir ima taşımaktadır.
Allah’ın, kendisine teslimiyeti (İslam), inananlar için beğendiği “din” olarak “kuvvetle kökleştirmesi”; bir taraftan müminlerin imanlarının güçlendirilmesi, diğer taraftan ise İslâm’ın moral nüfuzunun genişlemesi anlamına gelmektedir.
“Din”in Allah tarafından kökleştirilmesine bağlı olarak müminlerin korkulardan, kaygılardan sonra güvenli bir duruma ulaşacağı yolundaki vaad ise, onların cahilî korkulardan ve kaygılardan kurtulmalarının, duygu ve düşünce planında, Allah’tan başka varlıklara/kişilere kadere, ya da hayata hükmetme anlamında ilahi sıfatlar yakıştırmaktan kaçınmalarının (tevhid) vazgeçilmez sonucudur.
(KUR'AN'IN DİN DEDİĞİ)

