SESSİZLİĞİN SESİ (GÖNÜL DEFTERİ'NDEN-1)

Suskun insanın yüreği ya bir çilehane, ya bir sabır kuyusu, ya da meçhul bir cenazenin kabri gibidir. Herkesin gözleriyle konuşup, diliyle sustuğu, ama en acı sessiz feryatların edildiği, bütün baykuşların tüneği, bütün örenlerin en viranı, başına toprak serpenlerin konağı, kanlı gözyaşı dökenlerin gözyaşı şişesi, en yakıcı buz kuyusu, en dondurucu ateş çukuru.

 

Sessizlik; en derin hapishane, en kalabalık yalnızlık, en dayanılmaz acı. Madem öyle, insan neden susar? Büyük bir acıya derin bir tevekkül ile sabır mı? Ümitsiz büyük bir Aşk’ı sessizce kabul mü? Yoksa içini yakan paylaşılamayan kutsal bir sır mı? 

 

SABIR MI? Malumdur ki en riskli ameliyatlar, en ağır tedaviler en ölümcül hastalara uygulanır. Ameliyat masasında yatan hasta kendini tedavi eden doktora beni neden kesiyorsun diye hiç şikayet eder mi? Bütün yemekler ateşte pişer, demir ile iç içe olan altın demirden ateşle ayrılır, gül güneşte yanarak misk gibi kokar, yaralar acıyla zamanla kabuk bağlar.

 

Madem öyle ey gönül! İsyan ile feryat etme, sus ey dîl’im! Ya acı sabır ilacını içip girdiğin ateşten altın olup çıkarsın, ya da paslı demir ile el bağlarsın. Ya gül gibi kokmaya meyledip güneşe bağrını açıp yanarsın, ya da diken olup çürüyüp can yakarsın.

 

AŞK MI? Sevdiğine kavuşamamanın verdiği ızdırapla gece gündüz çöllerde avare dolaşıp aşkından mecnun olan Kays herşeyde aşkı leylayı görür. Öyle olur ki, akşama Leyla, sabaha Leyla, yediği içtiği her şeye Leyla, evete hayıra Leyla, ismin nedir diye soranlara Leyla der ve dilinden Leyla’dan başka bir kelime dökülmez. O hale gelir ki “bir ihtimal bu gözler leylayı gördü” diyerek gezdiği sokaklarda gördüğü köpeklerin gözlerinden öper. Mecnunun bu halini işiten Leyla Mecnuna sitem ederek; 


"sen beni çok sevdiğini iddia ediyorsun, oysa ben seni, senin beni sevdiğinden daha çok seviyorum. Çünkü sen aşkını herkese söyleyerek ismimi namahremlerin diline düşürdün. İsmimi meyhanelerde işret sofralarında, sarhoşların ağızlarında sohbet malzemesi yaptın. Oysa ben seni o kadar çok sevdim ki, şimdiye kadar içimi yaktığı halde aşkımı açığa vurmadım, adını kendimden bile saklayıp sustum, başkasının diline düşürmedim. Senin aşkından ettiğin feryadının gürültüsü, benim sessiz feryadımın ateşi yanında sönük kalır. Zira sen aşkın ateşi üzerine gözyaşı döktün de hasretin alevini söndürdün, oysa ben aşkımı gözyaşımdan bile kıskandım da aşkımın ateşini yüreğimin sessiz körüğü ile harlandırdım.” demiş.

 

Ey aşkından mecnun olma iddiasında olan gönül! Aşkın acısından ah! vah! edip feryat etme. Maşukunun adını namahremlerin diline düşürme. Zira maşukunun nazını da, kahrını da bir lütuf gibi görmedikçe aşık olma iddiasında yalancısın. Malumdur ki debbağ sevdiği deriden pösteki yapar. Demirci en kıymet verdiği demiri ateşe sokar da döver. Aslı cevher olan her şey mutlaka aşkla ve ateşle sınanır. O halde ey gönül! Aşkın hatırına sus. Sabrın acı ilacını içerek tevekkül et ve sükut ile sevgilinin nazını çek, ateşinde yan, demirinde dövül. Aşkından ah vah edip şikayet etme, adını ele, yele verme.

 

SIR MI? Sessizliğin çığlığı feryat edenin sesinden daha çok can yakar. Sessizlik derin bir kuyuya benzer. O kuyu İçinde kim bilir ne acı sırlar vardır da kimse bilmez. Öyle can yakar ki ağırlığı altında insan iki büklüm olur. Onur gurur rencide olur. Rüzgâra versen hava duyar, toprağa versen dağlar duyar, suya versen denizler duyar, sır sır olmaktan çıkar. En ağır sular sessiz akar, en büyük ateşler sessiz yanar, en büyük çığlıklar ise en sessiz olandır. O halde en iyisi sükut mu dersin?

 

Ney kamışının hikâyesi malum! Peygamber Efendimiz (ASV) Miraç yolculuğunda esrarlı ve hikmetli birçok sırlara vakıf olur. Hz. Ali’nin meraklı ve ısrarlı isteği üzerine bu sırların bir kısmını ifşa etmemek kaydıyla kendisine anlatır. Ancak daha sonra Fahr-i Kainat’ın (SAV) kendisine sır olarak verdiği hakikatlerin coşkusu ve sevincini başkasıyla paylaşamamanın verdiği ağırlık altında ezilmeye başlar. Hz. Ali içindeki çoşkuyu ve sevinci Mekke dışındaki kimsenin uğramadığı susuz kör bir kuyuya bağırarak rahatlar. Ancak bu sefer susuz kuyu işittiği sırrın ağırlığı ile sıkılır, ezilir ve acı içinde aşka gelerek adeta gözyaşı dökercesine kaynayıp köpürmeye başlar. O kadar ki gürül gürül coşkuyla kaynayıp taşan suların etkisiyle etrafta kamışlardan sazlık bir alan oluşur. Sır kuyudan suya, sudan kamışlara sirayet eder. Sırrın yükü ve ağırlığı ile bu sefer kamışlar hep birlikte rüzgârın da eşliği ile hüzünlü bir şekilde “hu, hu” sesleri ile inlemeye başlar. Hayvanlarını sazlığın yakınında otlatan bir çoban kamışlardan yükselen hüzünlü ve yanık “hu, hu” sadalarını işiterek, kamışlardan birini keser ve kamışa üflemeye başlar. Evet sırrın mahiyeti gizli kalmıştır ancak sinesinde büyük bir sır barındıran kamıştan her nefeste yükselen hüzünlü ses, işiten herkesi adeta ağır bir sırrın ortağı ediyor gibi ağlatır.

 

Evet insan da sessizliği ile derin bir kuyu gibidir. Sessizliğe mahkûm sırlar ile kalplerde büyüyen aşk da herkesten ve her şeyden önce sahibini yakar.

 

Ey Gönül tercih senin, ister sus yak kendini altın ol, gül ol, ney ol. İster konuş söndür ateşini aşkın, demir ol, diken ol, kamış ol.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.