Pendik Gazetesi
Pendik Gazetesi

Şair, yazar ve fikir adamı: Neyzen Tevfik Kolaylı

Tevfik Kolaylı ya da yaygın bilinen adıyla Neyzen Tevfik, 1879 yılında Bodrum’da dünyaya gelmiştir. Hayatı Muğla, İzmir, Mısır ve İstanbul’da geçmiştir.

Taşlamalarıyla tanınan Türk neyzen ve şairdir. Taşlama kitaplarının yanı sıra, çeşitli taksimler ve saz semailerinin bestecisi olarak da bilinir.

Osmanlı döneminde istibdata, Cumhuriyet yıllarında ise devrimlere karşı gelenlere hicvini kullanmış; haksızlığa, yolsuzluğa ve yozlaşmışlığa karşı şiirler yazmıştır. Birçok defa tutuklanmış, ama kısa süre sonra serbest bırakılmıştır.

Son dönemlerinde Bakırköy Akıl Hastanesi’nde kendine ayrılan 21. koğuşta kalmıştır. 1930’larda kısa süreyle kendine bağlanan aylık haricinde düzenli bir geliri olmamıştır ve hayatı boyunca epilepsi nöbetleri ile uğraşmıştır. Aynı zamanda rakı başta olmak üzere fazla içki içtiği bilinmektedir.

1893 yılında Berber Kazım Ağa ile tanışır ve ilk ciddi ney derslerini almaya başlar. Hastalığı nedeniyle eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalır. 15 yaşlarındayken İzmir’in Kadife Kalesindeki Mevlevihanede bulunan Neyzen başı Cemal bey’den ders almak için, mevlevihaneye gider. Şeyh Nurettin hazretlerine sığınır; 1894 yılında kendini Mevlevihaneye kabul ettirir. Şeyhin kardeşi Cemal beyden musiki dersleri alırken, Cemal Bey’le sohbete gelenlerle tanışır; zamanın edebiyatçı ve müzisyenleri, ilim, irfan sahibi kişilerdir. Bu tanışmalar sonucunda 30 Nisan 1897 tarihinde “Muhtebes” dergisinde ilk şiiri yayımlanır.

1898 yılında 19 yaşında iken, İstanbul’da Medrese öğrenimi görmeye gelir. Aynı yıl Mehmet Akif’le tanışır. Bu tanışma çevresinin daha da genişlemesine neden olur.

Pendik ve Neyzen Tevfik

Neyzen Tevfik belirli dönemlerde Pendik’te yaşamıştır.

Neyzen Tevfik’in abisi Ahmet Şefik Kolaylı Pendik Veteriner Enstitüsü’nde uzun yıllar yönetici olarak çalışmıştır. Şefik bey ve ailesi de bu nedenle çok uzun yıllar Pendik’te yaşamışlardır.  Hatta daha sonra Ankara’ya atanmasına rağmen, ailesi ile birlikte Pendik’teki evlerini yazlık olarak kullanmaya devam etmişlerdir.

1925 yılında alkol komasına giren Neyzen Tevfik dinlenmek üzere kardeşinin Pendik’teki evinde beş altı ay kalmıştır.  1942 yılında da tekrar Pendik’e gelerek üç dört ay kalmıştır.

Pendik’teki en yakın arkadaşı, Pendik’in ilk fotoğrafçılarından Foto Baki olarak tanınan Baki Özen’dir. Neyzen’in sevdiği bir arkadaşı daha vardır Pendik’te. O da Pendiklilerin “Deli Şaban” dedikleri, Şaban Efendi’dir.

Neyzen Tevfik’in, Pendik burnunda eski Fransız kilisesinin yakınındaki (Geziboyu Caddesi’nden gidildiğindi şimdiki Beşiktaş Kulübü Tesislerinin 50-60 metre güneyinde) çitlembik ağacının dibinde ney üflediğini, ‘gören, duyan’ olmuştur.

Pendik Belediyesi tarafından, bir kültür merkezine ve bir sokağa ismi verilmiştir.

PENDİK’TEN BİR NEYZEN GEÇTİ – MEŞHUR ÇİTLEMBİK AĞACIMIZ başlıklı yazıyı sizlere aktarıyoruz. Alıntıdır

“Batı mahallemiz sınırları içerisinde bir tarihti bu yerinden sökülen ağaç; 1990 lı yıllarda sadece fotoğraflarda anı olarak kalacak şekilde kaldı.
Neyzen Tevfik’in, Pendik burnunda eski Fransız kilisesinin yakınındaki (Geziboyu Caddesi’nden gidildiğinde şimdiki Beşiktaş Kulübü Tesislerinin 50-60 metre güneyinde) çitlembik ağacının dibinde ney üflediğini, ‘gören, duyan’ birçok eski Pendikli vardır aramızda.
Otoriteden hoşlanmayan, dünya malına değer vermeyen, tutunabilmek için çirkinleşmeyen bu ‘acayip adam’ın, Neyzen Tevfik’in ‘Hiçlikten hepliğe’ uzanan yaşamı 28 Ocak 1953’te son bulur. Yaşamının bir kısmını geçirdiği Pendik’te ise, (Sadece mezarı oradayken Kartal’da adına anıt dikilmiş, meydana adı verilmişken) ne dibinde ney üflediği çitlembik ağacı, ne onu yaşatacak bir anıt var. Ne yazık ki bilmeyen birçok Pendikli için yalnızca bir sokak adı; Neyzen Tevfik.
Paraya pula, giyime kuşama hiç değer vermez Neyzen Tevfik. Bu nedenle de hayatı boyunca hiç parası olmaz. Pendik’teki en yakın arkadaşı, Pendik’in ilk fotoğrafçılarından Foto Baki olarak tanınan Baki Özen’dir. Neyzen’in sevdiği bir arkadaşı daha vardır Pendik’te. O da Pendiklilerin “Deli Şaban” dedikleri, Şaban Efendi’dir.
Neyzen Tevfik, yedi yaşındayken, Muğlalı Kel Mülâzım Hüseyin Ağa Müfrezesi’nin kent çarşısında, eşkıyaların kesik başlarını halka göstermelerine tanıklık eder. Belleğinden silemediği bu görüntü, hayatı boyunca sıkıntısını yaşayacağı sara nöbetlerinin tetikleyicisi olmuştur. Neyzen Tevfik bu olayı şu cümlelerle aktarır:
“Okula yeni başlamıştım, bir aksam paydos olmuş, ben babamla beraber eve gitmek üzere yola koyulmuştum. Tam çarsı hizalarına geldiğimiz sırada uzaktan gelen davul, zurna sesleriyle durakladık. Ben daha o yasta musikinin tutkunu, çılgınca düşkünüydüm. Babamı elinden çekerek çalgı seslerinin geldiği tarafa doğru adeta sürüklüyordum. Nihayet alayın ucu Köşkiçi Meyda-nı’nda göründü. Biraz daha yaklaşınca zurna ve lavtaların ahengine tempo tutan davul tokmakları sanki hep birden kafama inmeye başlamıştı. Yaklaşan kalabalığın ellerinde on, on beş sırık, sırıkların ucunda da kesik insan kafaları vardı. Gözlerim dehşetle yuvalarından fırlamış ve ben çığlığı basmıştım. Şaşıran babam, güya o feci manzarayı bana daha fazla göstermemek için önünde durduğumuz demirci dükkanının içine dalıvermişti. Oysa olan olmuş ve çocuk ruhumda müthiş bir kasırga kopmuştu. Eve, dinmeyen titremeler içinde getirildim ve birçok korku ilaçlarından geçirildim. Fakat yazık ki bilincimin bir burcu göçmüş, akil tahtamın bir çivisi demirci dükkanında düşüp kaybolmuştu.”
Neyzen Tevfik’in uğrak yeri babasının da gittiği Tepecik Camii yakınındaki kahvedir. Tevfik, o kahveye gelen dervişlerin üflediği neye sevdalanır, ney üflemek ister. Ancak babası Hasan Fehmi Bey, yedi yaşındaki oğlunun öğrenim hayatını olumsuz etkiler düşüncesi ile buna izin vermez. Neyzen Tevfik’in, şiire olan ilgisi de Bodrum’daki çocukluk yıllarında başlar. 1892 yılında, babasının “Urla Rüştiyesi”ne atanması üzerine, ailesiyle birlikte Urla’ya gider. Bir yıl sonra, usta bir neyzen olan Berber Kâzım’la tanışır ve ondan ney dersleri alır. Bir yıl sonra sara nöbetleri de başlar, okulu bırakmak zorunda kalır. Neyzen Tevfik, neyini koltuğunun altına sıkıştırdığı gibi İzmir Mevlevihanesi’nin yolunu tutar.
O yılların İzmir’i, “İstibdat yönetimi”nin muhalif aydınları gönderdiği sürgün yeridir. İzmir Mevlevihanesi de onların uğrak, dahası toplanma yeri gibidir. Neyzen Tevfik burada Tokadizâde Şekip, Tevfik Nevzat, Ruhi Baba ve Şair Eşref gibi pek çok ünlü isimle tanışır. Onlardan Türkçenin yanı sıra Arapça ve Farsça dersleri alır. Şair Eşref yalnızca dostu ve hocası olarak kalmayarak ona hicvin kapılarını da açar. İlk şiiri o günlerde, 13 Mart 1898’de Muktebes dergisinde yayımlanır.”
“1923 yılında Ankara’ya gider ve bir süre o yıllarda Ankara’da olan kardeşi Şefik Kolaylı’nın yanında kalır. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı ve Mustafa Kemal’i yücelten şiirler yazar. Cumhuriyet devrimlerine bağlı, onları savunan bir şairdir artık. Geçmişe, geçmişin kalıntılarına karşı acımasız bir savaşıma girişir. 1926 yılında Atatürk’le tanışır. 1927 yılında sara nöbetleri ve alkol yüzünden sıkça gideceği Toptaşı Tımarhanesi ve Zeynep Kâmil Hastanesi’nde tedavi görmeye başlar. ’40’lı yıllarda doktoru olduğu kadar dostları da olan Mazhar Osman ve Rahmi Duman’ın aracılığı ve Valiliğin oluru ile Bakırköy Akıl Hastanesinin 21 numaralı koğuşu ona ayrılır. İstediği zaman gelir, yatar, dinlenir ve çıkar gider.”
1949 yılında, dostlarından İhsan Ada, Neyzen Tevfik’in eserlerini, onun gözetimi altında, Azâb-ı Mukaddes adı ile kitaplaştırır. 1951 yılında “Onu Affettim” adlı bir filmde önemli bir rolde gözükür. “Ağlayan Şarkı” adlı bir başka filmde de Suzan Yakar’la oynar.
Sonraki yıllarda, İstanbul’da da dönemin birçok ünlü ve etkili aydınıyla tanışır, arkadaşlık, dostluk yapar. Neyzen Tevfik 1910 yılında “sarıklı bir zatın kızı olan Cemile hanımla”, kardeşinin ve babasının karşı çıkmasına karşın, annesinin ısrarı ile evlenir. Bu evlilikten bir kızı olur, fakat evlilik yürümez ve kızı Leman henüz üç aylıkken kayınbabasının eşini alıp götürmesiyle son bulur. 1919 yılında, ilk kitabı “Hiç” yayımlanır.
Sunay akın bir paylaşımında şunu yazmış çitlembik ağacı için ;
Bu çitlembik ağacı Pendik’deydi. Altında Neyzen Tevfik oturur ney çalardı. 1990’larda kesildi!
Kimine göre ‘bir acayip adam’, kimine göre yaşamı söylenceye dönüşen bir bilge; konformist yaşamı benimseyenler için bir ‘serseri’, bu dünyaya sanki akıl satmaya gelmişler için bir ‘zırdeli’, tüm bunların toplamında O hiçlikten gelip hepliğe gittiğini bilen bir bilge: Neyzen Tevfik Kolaylı. Delilikle dahilik arsındaki o çizgide yaşayan Neyzen Tevfik, yaşamı boyunca biz zavallı ölümlülerin çok önemsediği dünya malını hiç umursamaz. ‘Hiç’liği seçer, hepliğe ulaşabilme bilinciyle. Var olabilmek ‘tutunabilmek’ için çirkinleşmez. İnsanların yüzünün çirkinliğiyle değil içinin güzelliğiyle, sahiciliğiyle, ‘saf’lığıyla ilgilidir.
Yaşamın zorluklarına, çirkinliklerine hicivleriyle, kimi zaman sövgüye dönüşen yergileriyle ve ‘neyi varsa onunla’ ile direnir; cevap verir. Yapıtlarının adı da “Hiç” ve “Azâb-ı Mukaddes”tir.
Neyzen Tevfik, 24 Mart 1879 tarihinde Muğla’nın Bodrum ilçesinde dünyaya gelmiş. Babası Hasan Fehmi Bey aslen Samsun-Bafra ilçesine bağlı Kolay beldesindendir. Kolaylı soyadı da buradan gelir. Neyzen’in doğduğu günlerde Bodrum’da Rüştiye (ortaokul ayarında) öğretmenliği yapmaktadır. Aydın düşünceli, kültürlü, müzikten anlayan, sanatsever ve nükteci bir insandır.. Anlayışlıdır, hoşgörülüdür. Çocuklarını öğretmen maaşıyla büyütür.
Neyzen Tevfik yaşamının önemli bir bölümünü ‘aklına estiği zaman’ Pendik’te geçirir. 1886 yılında doğan kardeşi Veteriner Bakteriyolog Ahmet Şefik Kolaylı Pendik’te yaşamaktadır. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı’nın patlamasıyla, Pendik Bakteriyoloji ve Veterinerlik Enstitüsü Müdürü Forgeot ülkesine döner; Enstitü Müdür vekaletine Ahmet Şefik Kolaylı atanır. Ahmet Şefik Kolaylı enstitüde 1939 yılına kadar görev yapar. 1939-1945 yıllarında Tarım Bakanlığı teftiş heyetinde çalışan, 1946-1951 yıllarında da Tarım Bakanlığı müsteşar yardımcılığı görevinde bulunan Ahmet Şefik Kolaylı 26 Ocak 1976 tarihinde aramızdan ayrılır.
Neyzen’i anlamak kolay değildir. Önce içinizde az da olsa bir tutku olacak. Tutkunuzun ne ile ilgili olduğu önemli değil bence. Sonra tutkunuzun peşinden gitme, onu büyütme isteğiniz olacak. En sonunda da gerekirse tutkunuz için her şeyi elinizin tersiyle itebilme
dirayetiniz olacak. Yani, kimseye kul köle olmayacak, kimsenin peşinden sorgulamaksızın gitmeyeceksiniz. Kendinizin efendisi olacaksınız. Kaybedecek hiçbir şeyiniz olmayacak ki, alabildiğine özgür olacaksınız. Mala mülke tenezzül etmeyecek, Neyzen gibi padişahın karşısına çıkıp sanatınızın karşılığı bir kese altını aldıktan sonra Pendik’e gelene kadar yolda dağıtıp boş keseyi dizinizin üstüne koyarak seher vakti ney üfleyeceksiniz.
Kolay iş değildir Neyzen olmak. Küçücük bir çocukken gönlünü kaptırdığın bir sese hayatını vermek, hiç kolay değildir. Bakırköy’ün başhekimi büyük üstat Mazhar Osman’ı kendine dost eyleyip, 21 numaralı koğuşu kendine ayırttıktan sonra canın istedi mi gelip yatıp çıkmak, Fikret Mualla’yla koğuş arkadaşlığı yapıp, üfleyecek ne y bulamadığında hastane karyolasının demirini ney yerine üflemek kolay değildir. Atatürk’le aynı sofraya oturup, rakıyı çanağa dökerek çanağa doğradığın ekmeğe kaşık sallamak, Mehmet Akif’le kadim dost olmak kolay değildir. Hele ki öldüğünde insanın cenazesinde sarhoşu, sanatçısı, mevlevisi, bektaşisi ile birlikte küfründen ve hicvinden bol nasipli devlet erkanı dahil her çeşit adamın yan yana saf tutması ise hiç ama hiç kolay değildir.”

Hayatı

1879 yılının 24 Mart Pazartesi günü, kendi bir beyitinde belirttiğine göre Hicrî 1296 yılında, Emine Hanım ve Hasan Fehmi Bey’in ilk oğlu olarak doğdu. Ahmet Şefik adında bir de kardeşi vardır. ‘Kolaylı’ soyadı, Soyadı Kanunu’nun çıkmasından sonra, babası Hasan Fehmi Bey’in Samsun’un Bafra ilçesine bağlı Kolay beldesinden olduğu için aileye aldığı soyadıdır.

Ailesi

Çocukluğunu geçirdiği Bodrum’da beraber olduğu ailesi ile ilgili çok sınırlı kaynakta belli başlı bilgiler bulunmaktadır. Annesi hakkında herhangi bir bilgi olmamasına rağmen babası ve kardeşi ile ilgili aşağıdakiler söylenebilir.

Babası Hasan Fehmi Kolaylı

Soyadı Kanunu çıkınca aslen Samsun’un Bafra ilçesine bağlı Kolay beldesinden olduğu için ailesine “Kolaylı” soyadını alan Hasan Fehmi Bey, Neyzen’in ifadesi ile annesi ile birlikte “yüzünde riyasız, masum bir insanlık ifadesi” bulunan kültürlü, sanatsever ve Tevfik gibi nükteci bir Rüştiye öğretmeniydi.

Kardeşi Ahmet Şefik Kolaylı

Tevfik’e, anılarına ve eserlerine sahip çıkan, büyük önem veren ve ansiklopedilerde adının yer almasında büyük pay sahibi olan[1] Şefik Bey sığır vebası, tavuk kolerası aşısı, antraktsa teşhis çiçek aşısı ve Anadolu keçilerinin plöro-paömonisi konularında çalışmalar yapmış bir bakteriyologdu. İstiklal Savaşı’ndan sonra atandığı Pendik Bakteriyolojihanesi’nde 1939 yılına kadar müdürlük, 1939-1945 yılları arasında Tarım Bakanlığı teftiş heyeti üyeliği ve bundan sonra 1951’e kadar da Tarım Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı yapmıştır.

Çocukluk ve gençlik yılları

Bodrum’daki çocukluk yıllarında babası ile birlikte genellikle, Tepecik Camii’nin yakınındaki kahvede vakit geçirirken kahveye gelen dervişlerin üflediği, sonradan ustası olacağı ney dikkatini çekti ve kendi de üflemek istedi. Babası eğitim hayatını olumsuz etkileyeceğini düşünerek o erken yaşlarda buna izin vermedi. Çocukluk arkadaşlarından Avram Galanti, Tevfik’in düdükler yapıp çalarak civardaki çocukları etrafında topladığını ve ilham kaynağının deniz olduğunu anlatır. Bir yandan şiire olan ilgisi de çevresinden duyduğu halk hikâyeleri vasıtasıyla bu erken yaşlarda başlamıştı.

Sara nöbetleri

1892’de, on üç yaşındayken babasının tayini ile birlikte Urla’ya taşındı ve bir süre burada okudu. Bu esnada, taşındıktan yaklaşık bir yıl sonra, 1893’te tanıştığı neyzen berber Kâzım’dan ney dersleri almaya başladı ve aynı yıl ilk sara nöbetini de geçirdi. Yedi yaşındayken, kent çarşısında Muğlalı Kel Mülâzım Ağa müfrezesinin yakaladığı eşkıyaların halka gösterdiği sırıkların ucundaki kesik başlarını gören Tevfik’in yaşadığı rahatsızlık ilk önce olağan dışı bir durgunluk, birkaç yıl sonra da, ilk defa 1893’te olmak üzere, sara nöbetleri halinde kendini gösterdi. Okulu bırakmasına sebep olan ve ilk önce neyin sesi yüzünden olduğu sanılan hastalığın tedavisi için annesi birçok doktora ve hocaya danıştı fakat sonuç alamadı. En sonunda hastalığı kontrol altına almayı başaran, annesinin götürdüğü İstanbul’da Pepo adlı bir doktor oldu. Doktor “fazla üzerine gidilmemesi gerektiğini” ve “en çok hoşlandığı şeyleri yapmasına izin verilmesi” gerektiğini söylemiştir. Bu sayede hem hastalık bir nebze kontrol altında kalır, hem de bu ona ‘Neyzen’ lakabını kazandıracak olan neye devam etmesini sağlar.

Lise ve medrese yılları

Bir süre sadece neyiyle ilgilenip gezdikten sonra hastalığının kontrol altına alınmasının ardından en azından eğitimini bitirmesi için babası tarafından yatılı olarak İzmir İdadisi’ne gönderildi fakat tekrar başlayan sara nöbetleri yüzünden eğitimi yeniden yarıda kaldı. İzmir Mevlevihanesi’ne giderek kendini neyine verdi. İzmir’in bu yıllarda istibdat yönetimi tarafından sürgün yeri olarak kullanılmasının neticesinde, kovulan aydınların uğrak yeri olan bu mevlevihanede Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Şair Eşref ve Ruhi Baba gibi ünlü kişilerle tanıştı. Türkçe, Arapça ve Farsça dersleri aldığı bu kişilerden Şair Eşref aynı zamanda ona hicvi öğretti. Bu sayede 13 Mart 1898’de Muktebes dergisinde ilk şiirini yayımlattı.

On dokuz yaşında babası onu eğitim için bu sefer İstanbul’a, Fethiye Medresesi’ne gönderdi. Burada zamanının çoğunu Galata ve Yenikapı mevlevihanelerinde geçiren Tevfik Mehmet Âkif Ersoy’la ve onun yardımıyla dönemin seçkin sanatçılarıyla da tanıştı; ondan Fransızca, Arapça ve Farsça dersleri aldı, aynı zamanda ona ney öğretti.

İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Uşakizade Halit Ziya, Ahmet Rasim, Tevfik Fikret, Tanburi Cemil, Yunus Nadi, Udi Nevres ve Hacı Arif Bey gibi isimlerin arasında kendini geliştirme fırsatı bulan Tevfik, 1900’de bir plak doldurma girişiminde de bulundu. Gülistan Plak Mağazası’nın sahibi Hafız Aşir Bey’le beraber yaptıkları denemelerde çok içkili olduğu için plaklar zar zor doldurulsa da yine de basılıp piyasaya verildiler. Bu plakların sayısı çok sonradan Azâb-ı Mukaddes (1949) kitabının önsözünde belirttiğine göre yüze yakındır. Bu zamanlarda, saray çevresinde bile davet edilen, köşk, yalı ve konaklara çağrılan meşhur bir neyzen olmuştu.

Meşrutiyet yılları

8 Ağustos 1908’de İzmir’den İstanbul’a geçerek Fatih Çemberlitaş’ta bir hana yerleşti. Meşrutiyet’ten beklediğini alamaması uzun sürmedi. Ferah Tiyatrosu’nda Sabah-ı Hürriyet adlı oyunu izlemeye gittiğinde oyunun İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından yasaklandığını öğrendi ve bunun üzerine yaptığı konuşma yüzünden kısa bir süre sonra serbest bırakılmak üzere tutuklandı.

1910 yılında annesinin ısrarları ile babası ve kardeşinin karşı çıkmasına rağmen Cemile Hanım ile evlendi fakat evlilikleri yürümedi. Kayınbabası eşini ve Leman adını verdiği kızını da alıp götürdü.

I.Dünya Savaşı’nda Muhtar Paşa’nın emrinde mehterbaşı olarak görev yapmaya başladı. Düzenli askerlik hayatını pek benimseyemeyen Tevfik sık sık Muhtar Paşa ile tartışsa ve çekip gitse de dönemin İstanbul Merkez Komutanı Albay Cevat Bey sayesinde tekrar tekrar geri döndü. Üstelik bazı kaynaklara göre dönemin Harbiye nazırı Enver Paşa’nın yalısında verdiği konseri izleyen Alman bir komutanın davetlisi olarak Romanya’da piyano eşliğinde konser verdi.

Cumhuriyet yılları

Ankara’daki Neyzen Tevfik Sokağı.

Cumhuriyetin ilanı sıralarında kardeşinin yanına Ankara’ya gitti ve 1926 yılında tanışacağı Mustafa Kemal’i ve Türk Kurtuluş Savaşı’nı yücelten şiirler yazdı. Bu dönemde yazdığı şiirlerden cumhuriyeti ve getirdiklerini benimsediği, ona karşı olan unsurlara da savaş açtığı görülebilir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Hasan Sâit Çelebi’nin yardımıyla Azâb-ı Mukaddes adı altında bazı kitap yayımlama girişimleri olsa da başarılı olamadı.

Geçirdiği sara nöbetleri ve yüksek alkol tüketimi nedeniyle bundan sonra da sıklıkla gideceği Toptaşı Tımarhanesi ve Zeynep Kamil Hastanesi’nde tedavi görmeye başladı. Bir süre sonra eski arkadaşı Mehmet Âkif Ersoy’u ziyaret için Mısır’a geçti ve bir yıla yakın bir süre kaldıktan sonra geri döndü. 1930’larda İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın yardımıyla parasal anlamda destek olması için konservatuarda görevlendirilerek kendine bir aylık bağlandı.

1940’larda ise yine valinin oluru ve aynı zamanda doktoru olan bazı dostlarının (Mazhar Osman ve Rahmi Duman) yardımı ile Bakırköy Akıl Hastanesi’nde 21 no’lu koğuşa tam anlamıyla yerleşti. Otel odası gibi kullandığı bu koğuşta ve hastanede çevresine yine şiir ve felsefe ile ilgili bilgiler sundu. 9 Mart 1946’da basın yararına bir konser verdi. İhsan Ada, sonunda 1949 yılında, onun gözetimi altında, eserlerini Azâb-ı Mukaddes adı altında kitaplaştırdı. 1950’de Onu Affettim ve sonra Ağlayan Şarkı adındaki 2 filmde rol aldı. Arkadaşlarının ısrarı üzerine, ölümünden önce son yıl olan 1952’de Şehir Komedi Tiyatrosu’nda jübilesini yaptı.

Yaşayış şekli ve alkol

Neyzen Tevfik’in düzenli bir geliri olmadığı sanılmaktadır. Genellikle, neyi ve şiirleriyle para kazanmaya çalışmış, sadece 1930’lu yıllarda kendisine devlet tarafından bir aylık bağlanmıştı. Kuralları pek umursamadan sürdürdüğü yaşamında özellikle rakı başta olmak üzere içkinin çok büyük etkisi vardır. Yozlaşan toplum, dini istismar ve Atatürk’ün devrimlerine karşı çıkılmasına karşı bir duruş sergiledi. Özellikle hazır cevaplığıyla tanınırdı, bu sayede birçok fıkranın konusu olmuş, aynı zamanda hicivde de başarılı olmuştur.

Sanatı

Neyzenlikteki ustalığıyla beraber, hiciv sanatını kullanarak şiirlerinde toplumdaki eşitsizliğe, haksızlığa ve zulme, siyaset ve dini baskı ve çıkarcılığa değindi.

Eserleri
Hiç
Azab-ı Mukaddes
Nihavent Saz Semaisi
Şehnazbuselik Saz Semaisi
Taksimler
Taş plak.

Başlıca bilinen fıkraları:
Padişahçılık
Hamam Sefası
Edep
Kırk yıllık ölü

Edebiyatı

Neredeyse tüm hayatı boyunca baskı ve zulme karşı çıkan Tevfik’in şiirlerindeki yergi ve taşlamaları onu bu türde Nef’i ve Eşref’ten sonra en önemli üçüncü edebiyatçı konumuna getirmiştir.

Bu isyan tarzı ve Osmanlı döneminde yazdığı eserler defalarca jurnallenmesine ve tutuklanmasına sebep olmuştur. Cumhuriyet döneminde ise yine mevcut rejime ve Atatürk’ün devrimlerine, ilkelerine karşı çıkanlara göndermelerde bulunmuş, Atatürk’ün ölümünden sonra 1938’de aşağıdaki O ölmedi adlı şiiri kaleme almıştır:

“Tanrı ölmez, O dilerse görünür bir müddet,

Kaybolunca O’nu kalbinde bulur her millet.

Biliyormuş kaderin cilvesini evvelce,

Bütün ecrâm-ı semâ yasla büründü o gece.

Yaklaşan bir acı önce güneşi korkuttu,

Ay tutuldu diyemem gökyüzü mâtem tuttu.

Ata geçtin ebedin mevki-i müstahkemine

Bir direktif veriyor arza, beşer âlemine!

Bize ilhâm ile isâl ediyor her haberi,

Ki O’nun kudret-i külliye, emirber neferi.

Bağladı dâr-ı fenânın ebede telsizini,

Güdelim açtığı yollardan mübârek izini.

Atatürk’ün beşere sunduğu peymânı budur:

Atatürk’e inananlar er olur, sulhu korur!

Politikacılar ve aydınlar da Neyzen’in hicvinden payını alır

Hem meşrutiyet hem de cumhuriyet döneminde birçok politikacı onun hicvinden payını almıştı.

Onun hicivleri ülke sınırlarını da aşmış Hitler’den Mussolini’ye kadar birçok devlet adamı Neyzen Tevfik’in hedefi olmuştu.

Mısır Kralı Fuat’a yazdığı hiciv;

İngiliz palyaçosu şu kralın hâlini gör.

Yurdunun sînesine tohumu esâret ekiyor.

Yuları düşman elinde, beşere çifte atan

Bir Mısır eşeğini, sekiz eşek çekiyor.

Hitler’e yazdığı hiciv;

Bay Hitler’e yaralandı dediler.

Menhus yıldız çabuk doğar dulunur,

Sen köpeğe kuduz de de geçiver

Nasıl olsa bir öldüren bulunur

Mussolini’ye yazdığı hiciv;

İşte kambur feleğin emriyle

Mihver’in çarkını kirdi devran.

Duçe’dir Akdeniz’in yüz karası,

Yunan Topyekûn ağzına s…ı

İsmet İnönü’ye yazdığı hiciv;

Atatürk, İnönü’nün ruhuna munzam oldu oldu

Yed-i İsmet’te kılıç, kahir-ı âzam

Talat Paşa’ya yazdığı hiciv;

Fırka, parti diye halkın boğazından sıkarak

Milletin on senedir olmuş idi, mengenesi,

Kazdığı câh-i belâya yine kendi düştü

Örsünü, kıskacını ….min çingenesi

‘Davul’ boynunda halkın, parsayı birkaç şakî toplar

Ki: Onlarda ‘Cemal’, ‘Enver’ ile ‘Talât’ gibi hoplar.

Damat Ferit Paşa’ya yazdığı hiciv;

İspermeçet-zâde, Kirpi, Pehlivan

Yanaşması, o bayraklı Kahraman.

Sadrazamlar içinde en düztaban

İmzacılar başı Mervan’ın mı var?

Adnan Menderes’e yazdığı hiciv;

Arkada kırbaç, elinde dinciler, Moskof Kazak

Koltuğunda Kâbe, evlâd-ı Arap hac bir tuzak

Kendini bilmek ise bizde hakikatten uzak

Nerde mihrâk-i siyâset nerde devlet Menderes

Ölümü

28 Ocak 1953’teki ölümünün ardından Beşiktaş’taki Sinan Paşa Camii’nde cenaze namazı kılındı. Civardaki cadde ve sokakları dolduran profesörler, memurlar ve bazı ileri gelenlerin yanında kendilerine çeki düzen vermeye çalışmış sarhoşlar ve sokak serserilerinden oluşan büyük bir kalabalığın eşliğinde Barbaros Bulvarı’ndan geçerek defnedildiği yere ulaştırıldı.

Mezarı bugün Kartal Merkez Mezarlığı’ndadır.

 

Kaynak: Vikipedi, biyografi, indyturk, evrensel

Hazırlayan: Elif Kırnak

 

 

 

 

Bildir
0 Yorum
Inline Feedbacks
Tüm yorumları göster
0
Bu paylaşım hakkında düşüncelerinizi öğrenmek isteriz, lütfen bir yorum yapın.x
()
x