Pendik Gazetesi

BİR YOL AYRIMINDAYIZ

Söyleşi konuğumuz Metin Taş; “Oluşturulmaya çalışılan sözde Kürt devleti ile asıl hedeflenen;Türkiye’nin toprak bütünlüğüne, varlığına yönelik bir operasyondur” diyor

Bu günlerde gerek televizyon, gerekse internet, gerekse gazete haberlerinden dikkatle takip ettiğimiz ilk şey; Türk Silahlı Kuvvetlerimizin Afrin’de sürdürdüğü Zeytindalı Harekatı. Dualarımız onlarla.
Diğer taraftan ‘ekonomi’ devam eden hayatımızın her daim bir parçası. Onu konuşmadan, tartışmadan yapamıyoruz.
Yaklaşan seçimler, sevenleri ve sevmeyenleri ile Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan da bu olguların odağında, müspet ya da menfi anlamda söz konusu edilmekte.
Pendik gazetesi olarak biz de, gündemi değerlendirmek adına; bu konularda söz söyleyebilecek birikime ve vizyona sahip, ilçemizden bir entelektüeli, Metin Taş’ı söyleşi konuğumuz olarak seçtik.
Sorduk ve cevapları aldık.
Metin Taş, bir dönem aktif siyaset yapan – kendi söylemine göre bu noktada halen aktif ve bunu yapmak için başrol oyuncusu olmak şart değil – iş dünyasında da başarılı bir işadamı. Aynı zamanda; söyleyeceğini evirip çevirmeden, kim incinir kim incinmez şeklinde hesaplar yapmadan dile getiren ‘keskin’ bir isim.
Görüşlerine katılsanız da, katılmasanız da, söyleşiyi dikkatle okumanızı öneriyoruz.
Ve işte ilk sorumuz.
Türk Silahlı Kuvvetlerimizin Afrin’de sürdürdüğü Zeytindalı Harekatı ile ilgili olarak, kendi kamuoyumuzda da ‘Şehitler veriyoruz. Ne gerek vardı böyle bir harekata’ şeklinde eleştiriler var. Sizin bu konudaki genel değerlendirmeniz nedir?
Öncelikle şunu ifade etmek isterim. Biz şu an üzerinde yaşadığımız, sahibi olduğumuz toprakları tavlada kazanmadık. Bugünlere yüz binlerce şehit vererek geldik.
Geçmişte Türk milletinin varlığına kasteden, bu coğrafyada hain planları bulunan malum güçler, görüyoruz ki bu emellerinden vazgeçmiş değiller.
Mevcut tabloyu değerlendirdiğimizde, şu ayrıntıyı açık açık belirtmek gerekir: ABD, İsrail ve Avrupa’daki Yahudi lobilerinin, onların doğal saz arkadaşlarının, silah ve para olmak üzere her türlü desteği vererek, sınırlarımız boyunca oluşturmaya çalıştığı sözde Kürt devleti ile asıl hedeflenen; hemen bir aşama sonrasında, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne, varlığına yönelik bir operasyondur.
Böyle bir oluşuma seyirci kalmamız elbette söz konusu olamazdı.
Türk ordusu bu oyunu bozmak, devletimizin ve milletimizin bekasına yönelik söz konusu tehdidi ortadan kaldırmak için Afrin’dedir.
Bu uğurda şehitler veriyoruz vermeye de devam edebiliriz. “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır / Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” dizelerinde ifadesini bulduğu gibi, bizler inandığı değerler için, şahadet şerbetini seve seve içebilen bir milletiz. Bu vesile ile, Afrin’deki şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyor, askerlerimizin yar ve yardımcısı olsun diyorum.
Son olarak şunun da altını çizmek isterim: Ortadoğu bir İslam coğrafyasıdır. Bu coğrafyadaki liderler, Hıristiyan ve Yahudi lobileri tarafından, yıllardır ya uyutulmuşlar, ya satın alınmışlar ya da sindirilmişlerdir. Bunun sonucunda da devletler zayıf düşmüş, kaynaklar malum güçlerin kontrolüne geçmiş, halk sömürülmüştür.
Ümmet olarak biz; içine düşürüldüğümüz bu durumdan kurtulmalı, aynı kıbleye yönelen insanlar olarak; ayırım yapmaksızın bir araya gelmek zorundayız. Böyle olacağına da ‘İslam nurunu tamamlayacaktır’ ayetine inancım tamdır.
Gündemdeki diğer bir konu da ekonomik kriz. Üreten değil, tüketen bir toplum olduğumuzdan, gelir dağılımındaki adaletsizlikten, her geçen gün daha da kötüye gittiğimizden söz ediliyor. Bu konudaki görüşünüz ne? Sıkıntılardan nasıl kurtuluruz?
Bu ülkenin ekonomik sıkıntısı yok! Dünya’nın ekonomik sıkıntısı var. Tabloyu bütün olarak göremezsek, değerlendirmeyi de doğru yapamayız.
Dünyayı yöneten kapitalist güçler, lobiler sayıca azınlık olmalarına rağmen, sahip oldukları dev sermayeler ve yaptırım güçleriyle; her şeyi ve her yeri kendi çıkarlarına göre dizayn etmek istiyorlar.
İstatistik bir bilgi verecek olursam; dünya nüfusunun %1’i, dünyadaki parasal değerin %82’sine hükmediyor. Başka bir deyişle 7 milyar insan 35 milyon için çalışıyor. Farklı bir bakış açısıyla, biz kültürlü köleleriz ve günümüzde de kendimiz için değil, efendilerimiz için yani azınlık kapitalist güçler için çalışıyoruz!
Bu durum, sadece Türkiye’yi değil, tüm insanlığı ilgilendiren ve çözülmesi gereken bir sorun. Sloganvari bir söylemle, yıkılması gereken bir düzen!
Ekonomik tabloya Türkiye ölçeğinde bakacak olursak, gerçekçi bir değerlendirme yapabilmek için; bugünün ekonomisini, sadece bugüne bakarak yorumlamamak gerekir.
Bu ülkenin son 50 yılına baktığımızda; sana yağ kuyruklarıyla, susuzlukla, elektrik kesintileriyle, hastane kuyruklarıyla, ulaşım – iletişim zorluklarıyla, cehaletle, işsizlikle, her türlü yokluk ve yoksuzlukla, türlü memnuniyetsizlik ve şikayetlerle karşılaşırız.
Şikayetler bugünde var ama durum geçmişe göre çok farklı. Geçmişte bir şeyler olsun isteyen toplum, yaşanan süreç içerisinde o bir şeylere önemli ölçüde sahip olmuş, artık daha iyisini – en iyisini ister duruma gelmiş bulunuyor. Yani arada önemli farklar var…
Bu arada ‘en iyisini’ istemek herkesin doğal hakkı. Tabi ki vatandaş olarak, bireysel anlamda kendi üzerine düşen sorumlulukları da yerine getirmek kaydıyla…
Türkiye’de geçmişte yaşanan ekonomik sıkıntıların ve elbette bugünlere uzantılarının temel bir sebebi var.
Cumhuriyetimizin, kuruluşundan bu yana yabancı güdümlü yönetimlerin etkisinin altında kaldığı bir gerçektir. Yaşanmış olan süreçte, tamamen tüketen bir toplum haline getirildik ve esasen dış güçler üretim toplumu olmamızı da istemediler ve hatta planlayarak bunu engellediler.
Örneğin merhum Erbakan, ağır sanayiden, motor ve uçak fabrikalarından bahsettiğinde, o dönemin diğer siyasileri bunu alaya aldılar. Yerli otomobil, yerli uçak üretme çabalarımız hep bir şekilde engellendi. Bizi sağ – sol çatışmalarıyla, terörle, muhtıralarla, ihtilallerle, FETÖ ile sürekli güreşe zorladılar.
Milli ve manevi değerlerimize hassasiyet gösteren, millet için bir şeyler yapmaya çalışan kim varsa önü kesildi.
Eski başbakanlarımızdan Adnan Menderes, Turgut Özal, bir siyasi lider olan Muhsin Yazıcıoğlu, Erzincan valimiz Recep Yazıcıoğlu, Diyarbakır emniyet müdürümüz Gaffar Okan, jandarma genel komutanımız Eşref Bitlis ve yine sabotajla hayatlarını kaybeden bir çok yazarımız, bilim adamımız bu konuda örnek gösterilebilir.
Türkiye daha yeni yeni yerli bir yönetimin söz söyleme ve bunları pratiğe geçirme imkanına kavuşmuş bulunuyor.
Havaalanları, yollar, yerli silahlar, kalkınma projeleri daha yeni yeni gerçekleştirilmeye başlandı. Bütün bunlar gelişerek, hızlanarak da devam ettiriliyor.
Bugün Cumhurbaşkanımızın dilinden düşürmediği şeylerden biri, yerli üretimdir. Bu anlamda vergi muafiyetleri, ekonomik teşvikler ardı ardına açıklanıyor.
Biz eğer bir üretim toplumu haline gelirsek, ekonomik tüm sıkıntıların, gelir dağılımındaki adaletsizliğin önüne geçebilir, uluslararası arenada söz sahibi – etkin bir ülke olabiliriz.
Mevcut iktidarın bakış açısı ve pratiğinde de bu anlayışı gözlemliyorum.
Bu noktada, birey olarak da üstümüze düşeni yapmalıyız. Kendimizi iyi yetiştirmeli, işimizin hakkını vermeli, ülkemize faydalı olacak işlere destek olmalıyız.
Sadece şikayet ederek bir yere varmak mümkün değil. Bir söz vardır, ‘Herkes kapısının önünü temizlerse, her yer tertemiz olur’ diye. Birey olarak en azından bunu gerçekleştirmeliyiz.
Önümüzde yerel, genel ve başkanlık seçimleri var. Bazı ittifaklar da söz konusu. Bu konudaki öngörülerinizi ve değerlendirmenizi alabilir miyiz?
Her seçim öncesi ‘bu seçimler çok önemli’ denir. Ama bu seferki seçimler diğer geçmiş seçimlerden farklı olarak gerçekten de çok önemli. Çünkü; gerçekleşecek olan şey, yalnızca siyasi partiler arasında bir seçim değildir. Söz konusu olan; bu ülkenin hassasiyetlerine, milli ve manevi değerlerine sahip çıkan, o yolda adım atmak isteyenlerle; dış mihraklardan destek alan, onların maşası – oyuncağı – taşeronu durumuna düşmüş bir taraf arasında yapılacak seçimdir.
Türkiye son yıllarda ciddi bir atılıma geçmiş, her anlamda güçlenerek mesafe almaya başlamıştır.
Bu seçimlerde, malum dış güçlerin hedeflediği – planladığı – tezgahlamaya çalıştığı şey de, tıpkı geçmişte olduğu gibi; kendilerinden bağımsız yerli adımlar atmaya çalışanların bir şekilde önünü kesmektir. Kimlere hizmet ettiği artık herkesçe malum olan bölücü HDP ile CHP’nin, yeni kurdurulmuş (!) bir parti olan İYİ Parti’nin isimlerinin bir arada anılması bu anlamda pek manidar ve düşündürücüdür.
Bu mesele sadece bir seçim yarışı olmaktan çıkmış; ülkemizin bağımsız ya da yeniden dış güçlerin güdümü altında kalacak bir ülke haline getirilip getirilememesiyle ilgili bir mesele olmuştur.
Bugün ‘tüketecek’ bir ülkeye sahibiz ama yarınlarda tüketecek bir ülkemizde olmayabilir. Bu ‘varlık’ ve ‘yokluk’ mücadelesinde, milletimizin milli ve manevi bir şuurla hareket ederek ülkesine sahip çıkacağına, dolayısıyla milli ittifakın %51’in çok üzerinde bir oy alarak kazanacağına inancım tamdır.
Sizce liderlik nasıl bir kavram? Lider nasıl olunur? Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı da , bir kesim çok severken, diğer bir kesim adeta nefret ediyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Lider; özel vasıflara sahip olan, inançları ve davası uğruna kendini feda edebilen, yol hangi zorluklarla donatılmış olursa olsun, o zorlukları aşarak yoluna devam edebilen, arkasında yürüyen kitleleri kendinden önce düşünerek, dava olgunluğu içerisinde kendi şuurunu – şiarını Ehl-i Beyt’e feda edebilmiş insandır.
Bu olgu, kişi ve toplumlara göre de değişebilir elbet.
Hitler de, Mao da, Stalin de bir liderdi. Ama bu liderler netice itibariyle hem kendi vatandaşlarına hem de tüm insanlığa zulüm etmişlerdir.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, bu bakımdan çok farklı özelliklere sahip bir dünya lideri olarak son dönemde ön plana çıkmış bulunuyor. Zulme ve zalime karşı bir duruş sergiliyor. Mazlumun yanında olduğunu her fırsatta gösteriyor. Verdiği kararlar ve gösterdiği hedeflerle kitleleri yanına almayı başarabiliyor. Dış kaynaklı muhtıralara verdiği tepki, Gezi Olayları ve 15 Temmuz Darbe Girişimi’ndeki tavrı da, onun nasıl bir lider olduğuna dair yaşanmış örnekler olarak karşımızda duruyor.
Kendisini beğenmeyenler de elbette olacaktır. Hak varsa batıl da mutlaka vardır! Erdoğan, örneğin Yahudi lobisinin hiç işine gelmemektedir. Ülkemizde de bu lobinin gri propagandalarının etkisinde kalan, gerçeği göremeyen bir kitle maalesef mevcuttur.
Siz aynı zamanda, başarılı olmuş bir iş adamısınız. Bunu neye borçlusunuz? Anlayışınız, prensipleriniz, kriterleriniz neler?
Yaklaşık 18 yıldır aktif ticaret hayatının içerisindeyim. Hep işin gerekliliği neyse onu yaptım. Gerektiğinde mesai tanımaksızın çalıştım. Gerisi taktir-i ilahi.
Bizler üzerimizdeki ölü toprağını atarak, ataletten sıyrılıp işimize yoğunlaşabilmeli, yaptığımız işin hakkını verebilmeliyiz.
Dışarıda örnek gösterdiğimiz güçler ne kadar çalışıyor ise biz de en azından o kadar çalışmak ve bu noktada birbirimize destek olmak , güç vermek durumundayız.
Ülke olarak yerli markalar üretmek ve bu markaları dünya markası haline getirmek zorundayız.
Bugün dünya genelinde isim yapmış; şampuan, sabun, beyaz eşya, otomobil vb markalara bakın. Hemen hepsinin altında bir Yahudi’nin imzasıyla karşılaşacaksınız.
Bu önemli bir göstergedir ve bizler, başkalarının malını kullanan değil, kendi malını üreten ve onu başkalarına pazarlayabilen bir konuma erişebilmeliyiz.
Kişisel olarak cevap verecek olursam, günübirlik kazançlar peşinde hiç olmadım. İş planlarımı hep uzun vadeli yaptım. Söylediğim söz ile yaptığım işin birbiriyle çelişmemesine önem verdim. Ve aslında mal mülk derdinde de olmadım. Dünyadaki varlığımın asıl nedenini bir an olsun unutmadım.
Bu konuda çok şey söylemek mümkün ama son olarak şunu ifade edim: Sen kendi adımlarını doğru atarsan, yanlışlarla pek karşılaşmazsın. Malum iş dünyasında da türlü ayak oyunları mevcut.
Politik bir geçmişiniz ve siyasi bir donanımınız olduğunu da biliyoruz. Bu konuda bir hedefiniz var mı?
Siyaset geniş bir alana sahip. Şu an bizim önümüzde ‘duayen’ diyebileceğimiz ağabeylerimiz var. Ve öncelikle onların izinde adım atmaya, hak bildiğim yolda karınca misali mesafe almaya gayret ediyorum.
İnandığımız dava Nizam-ı Alem davasıdır. Bu davada bireysel hesaplar asla ön planda olamaz. Vakti zamanı geldiğinde, layık görürlerse şahsıma yüklenen bir görevi elbette üstlenirim.
Koltuk sevdalısı değilim. Bu arada, koltuğa oturanın da ; o koltuğun keyfini çıkarmak değil, üstlendiği sorumluluğun hakkını verebilmek için dertlenmek durumunda olduğunu bilmesi gerekir…

Beğen FAVORİ YORUM OKU
Bildir
0 Yorum
Inline Feedbacks
Tüm yorumları göster
0
Bu paylaşım hakkında düşüncelerinizi öğrenmek isteriz, lütfen bir yorum yapın.x
()
x